Diğer taraftan kamusallık tartışmalarında da bulanıklığın yaşandığı bir gerçek. Kamusallı k anlayışının devletle sınırlandırılması, kamusal alanın, ortaklaşa yaşamın salt devlet mülkiyeti formuyla algılanmasına neden olabiliyor. Buradaki kritik tartışma, devlet mülkiyetinde varolan yapılar kamusal nitelik sergiliyor mu, yoksa bu mülkiyet biçimine rağmen, kamusal alan içinde ortaklaşa yaşam ve buna bağlı gelişen toplumsal haklar mevzusu tartışma dışına mı itiliyor? Neo-liberal dönem boyunca bu tartışmalarda hâkim olan anlayış devletin kötü idare etmesi ekseninde gelişti. Bu kötü tanımlamasının toplumsal olarak kabul gören bir değerlendirme olmasında, devlet mülkiyetinde varolan kurum ve kuruluşların toplumsal bağının zayıf olmasına, ortaklaşa yaşamın gereksinimlerinden daha çok sermaye birikim rejiminin ihtiyaçlarına göre şekillenmesine bağlanabilir. Devlet mülkiyetinde olan kuruluşların piyasa formuna göre işletiliyor olması, buna bağlı olarak da değerlendirme kriteri olarak sadece kârlılık kriterinin tek değişken olarak ele alınması, toplum açısından bir kayıtsızlık yaratmaktadır diyebiliriz.
Örneğin, Merkez Bankası'nın kâra geçmesi bu ülkede olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmekte, bu kurumun asıl işlevi kârlılık meselesi içinde yok olmaktadır. Diğer bir örnek, üniversite sorunu bir işletme sorununa dönüşmekte, ÖSYM'nin kârlı bir kurum olması ve üniversitelerin kendi kaynağını yaratması ve karlı bir işletmeye dönüşmesi üniversitenin temel sorunlarının çözümünü engelleyici bir rol oynamakta.
Halbuki bu iki örnekte sunulan kurumların ortaklaşa yaşam ve kamusal alan açısından oynadığı rol, toplumsal hakların eşit kullanımı açısından çok daha önemli. Bu iki kurumla ilgili tartışmalar bulanıklığı biraz ortadan kaldırabilir nitelikte. Oysa, TÜPRAŞ, ERDEMİR gibi kuruluşlar söz konusu olduğunda bulanıklık artıyor, bu kuruluşlar sadece işletme kimlikleriyle ele alınıp değerlendiriliyor.
Özelleştirme karşısında yer alanların, hatta bu konuda mücadele eden sendikaların bile bu kuruluşların kârlılığına vurgu yaparak özelleştirmelere karşı çıkmaları, toplumsal duyarlılığı azalmakta, ticari bir mevzunun kısır tartışmaları içine konuyu hapsetmektedir. Yeni bir kamusallık ve toplumsal haklar yaklaşımı çerçevesinde özelleştirmelere karşı çıkmak ve devlet mülkiyetini bu çerçevede değerlendirmek önümüzdeki dönem özelleştirmelerin yaratacağı tahribatı ortadan kaldırmak konusunda önemli açılım sağlayabilir.
kaynak:Birgün Gazetesi