ÇÖKEN SİSTEM VE ENERJİ FAZLASI
Türkiye genelinde ülke boyutunda ilk kez yaşanan (31 Mart 2015) Ulusal Elektrik Sistemi‘mizin çökmesi olayı medyada özellikle gazetelerde oldukça ses getirdi. Aynı gün ve izleyen günler bu devasa skandala eklemlenen savcı cinayeti, Balyoz davasının temelden çöküşü, İstanbul emniyetine terör saldırısı, Fenerbahçe otobüsüne suikast gibi iz bırakan olaylar büyük elektrik skandalini gölgelese de unutturamadı. Türkiye Elektrik Sistemi‘nin çökmesi olayı daha tazeliğini korurken yazılanlardan başlayarak günler sonra sütunlara düşenler, enerji konusunda sadece kamuoyunun değil enerji üzerine haber ve köşe yazanların da yeterince bilgi sahibi olmadan duyduklarını yazmalarını göstermesi açısından dikkat çekiciydi. Bunun nedenini, bu yazı için klavye başına geçtiğimde bile kamuoyunu doğru dürüst bilgilendirmeme tutum ve alışkanlığını sürdüren bu ülkenin siyasal ve enerji sorumlularının inanılmaz sorumsuzluğuna bağlıyorum. 31 Mart‘ta Türkiye‘nin gün boyu elektriksiz kalmasının nedeni, nedense bir türlü saptanamıyor, saptanmış olsa da bilgiler, olayın nedenleri devlet sırrı gibi saklanıyor, kamuoyundan gizleniyor. Olaydan altı gün sonra TEİAŞ Genel Müdürü Yıldır‘ın istifasını bizzat Enerji Bakanı Yıldız kamuoyuna duyuruyor. TEİAŞ Yük Tevzi ve Bilgiişlem Daireleri‘nin başkanları da olayın sorumluları görülüp görevden alınıyor. Medyada ve özellikle sosyal medyada Enerji Bakanı‘nın sorumluluğu ve istifası tartışılıyor.
Oysa Enerji Bakanı ve olayın odak noktasındaki TEİAŞ (Türkiye Elektrik İletim A.Ş.) başta olmak üzere direkt ve endirekt sorumluları dışındaki konunun uzmanları (akademisyenler, Elektrik Mühendisleri Odası -EMO‘nın başında geldiği meslek örgütleri, bireysel olarak enerji konularında deneyimli mühendisler) olayın kesinliğe çok yakın gerekçelerini gün ışığına çıkarıp kamuoyu ile paylaşıyorlar. Konu dönüp dolaşıp sistemin iyi yönetilmediğine, sistemi ayakta tutacak ekipmanın, cihazların iyi kullanılmadığına, bunun nedeninin ise bu son derece duyarlı ülke genelindeki teknolojik yapının olasılıkla ehliyetleri yetersiz elemanlara teslim edildiğine gelip dayanıyor. Ortaya çıkmayan ya da bir türlü açıklanmayan ise sadece olayı başlatan arızanın ne olup olmadığı?
Geçen ay Dergimizde ve Ankara Mektubu‘nda konuya açıklık getirecek argümanlar verilmeye çalışıldı. Devletin, Hükümet‘in, Enerji Bakanlığı‘nın yetkili ve etkililerinden, istifa eden/ kendisinin sorumlu olduğu gerekçesiyle istifa ettiği ileri sürülen Genel Müdür kısmen dışarıda tutulursa (o da olaya, yaşanan elektrik kesintisinin nedeni ‘teknik arıza‘ diyerek giriyor) kamuoyunu tatmin edecek bir ses bir nefes çıkmış değil.
Bu skandali da "kader", "fıtratında var", "sisteme kedi girdi" diyerek geçiştirmek mi niyet? Bu algıyı, istifa eden Genel Müdür‘un konuya "yaşanan elektrik kesintisinin nedeni teknik arıza" tespiti ile girmesinde de görmek mümkün. ‘Teknik arıza‘nın ne ve neden olduğunu o da netleştiremiyor. Arıza‘ denilen istenmeyen teknik olay sebepsiz olmaz. Arızaya sebep olan tesis, ekipman ve cihazların (enerji iletim hattı, trafo, kesici, röle vb) sistemin sağlıklı işlemesini sağlayacak olan projelendirilmesi, tesisi, denetimi ve sağlıklı işletmesi/yönetimi insanlara, bu işlerde görevlendirilen deneyimli elemanlara aittir.
Bu arada aynı ağızdan ‘arıza‘nın Elektrik Serbest Piyasası aktivitelerinden kaynaklandığını öğreniyoruz. Genel Müdür "Yük Tevzi‘deki arkadaşlar risk almışlar, bana da haber vermeden..." diyor. Bunun açınımı, TEİAŞ‘ın Sistem Kontrol Merkezi‘ndeki elemanlar Serbest Piyasa kapsamında son yağışlarla doluluk oranları maksimum olan Doğu ve Güneydoğu‘daki Baraj ve Hidroelektrik santrallarımızda üretilen ucuz elektriğe yönelmişler. Aslında Genel Müdür‘un bu olağan operasyondan haberi olması gerekmiyor. Sistem çökmesinden önce ortada olağanüstü bir durum yok. Bu nedenle işlem, doğrudan Ulusal Sistem Kontrol Merkezi (Milli Yük Tevzi Merkezi-Ankara- Golbaşı)‘nde görevli teknik personelin yetki ve sorumluluğunda. Olayı, Atatürk Hava Limanı kontrol kulesinde görevli teknik personelin olağan olan her uçağın indiriliş ve uçuşa çıkarılışını Hava Limanı Mudürü‘ne ‘yapalım mı?‘ diye sormasına benzetebiliriz. Ulusal Elektrik Sistemi Kontrol Merkezi, yasa ve teknik talimatlara uygun işlem yapıp ucuz hidroelektriğe yönelince, özellikle özel sektör işletiminde olan Batı ve Güney yöremizdeki büyük kapasiteli termik santrallar Elektrik Serbest Piyasası‘ndaki düşük fiyatı beğenmeyip, yasal yaptırımı olduğunu bildikleri halde, sisteme katılmamışlar. Sonuç: Önemli güç kaybı durumunda Ulusal Elektrik Sistemi (yine de çokmemesi gerekir ama) bu kez çökmekten kurtulamamış. Bunlar, rivayet, varsayım değil. Türkiye Ulusal Elektrik Sistemi‘nin başında iken istifa eden ya da ‘günah keçisi" sayılıp istifa ettirilen Genel Mudür‘e ait. Ancak, "Sistemin çökme nedeni gerçekten bu mu?" Bilmemiz mümkün değil. Çünkü ülkemiz siyasal iktidarı ve onun Enerji yönetimleri, gerçekleri açıklama konusunda sus pus. Anayasa‘yı bile çiğnemeyi ‘adi vaka‘ sınıfına sokanlar, kamuoyunun gerçekleri öğrenme hak ve hukukunu çiğneme tutum ve alışkanlıklarını sürdürüyorlar.
Konumuz sıradan lokal bir tesis ve işletme değil. Tüm Türkiye‘yi kapsayan, ülkemizin en ücra köşelerine kadar enerji taşıyan, anlık çalıştığından inanılmaz duyarlı (konumuz, saniyede 300 bin km hızla hareket eden, anlık üretilip anlık tüketilen elektrik enerjisidir) Türkiye Ulusal Enerji Sistemi‘nden söz ediyoruz.
DUYGUSALLIK ENERJİ ÜRETMEZ
Bu mektubumda, enerji ve özellikle elektrik enerjisinin gerçek nedenlerine ilişkin yeterli bilgi alınamadığı için, kendi enerjiye ilişkin bilgileri de yetersiz olduğundan kulaktan dolma bilgileri gerçek kabul eden köşe yazılarından alıntı yapacağım. Enerji/Elektrik sektörü duyguların, hassasiyetlerin değil, kesinlikle gerçeklerin konuşulacağı bir ülke halkına hizmet dalıdır. Çünkü, duygusallık enerji üretmez, enerjiyi sürdürülebilir de kılmaz. Ne yazık ki, Sivil Toplum Örgütü (STÖ) olarak kamuoyunu aydınlatma görevli meslek odalarımız bir yandan olayların gerçeklerini gün ışığına çıkarmaya çalışıp övgü alırken, öte yandan duygusallığı elden bırakmıyor, bu nedenle çok kez olaylar tek yanlı ya da eksik veriliyor ve gerçekler saptırılıyor. Köşe yazanlar, duydukları ve yorumlarıyla enerjinin bazı gerçeklerini dile getirseler de tanımladığımız duygusallıkların etkisinden kurtulamıyorlar. Bu da kamuoyunun gerçeklerle değil, duygularla yönlendirilmesine yol açıyor ki, kabul edilebilir gibi değil.
Vereceğim örnekler Cumhuriyet gazetesinden. Gazetenin "Mavi Sürgün" köşesinde 3 Nisan 2015 günlü "Gerçekler Karartılamaz!" başlıklı ve 17 Nisan günlü "Nükleer Yalanlar!.." başlıklı köşe yazılarında şu paragraflarını dikkate değer bulduğumdan aynen aktarıyorum:
"Kesintinin (son Türkiye çapındaki 31 Mart uzun Elektrik kesintisinin) olduğu saatlerde Türkiye-Slovakya İş Forumu‘nda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Nükleer Enerji noktasında da adımlarımızı atmış bulunuyoruz. Türkiye‘nin enerji ihtiyacı her geçen gun arttığı gibi bu enerjiyi çeşitlendirmekte de sorumluluğumuz var‘ dedi. Siz devleti yönetenlerin ağzından temiz enerji kaynaklarından örneğin güneş enerjisinden söz edildiğini hiç duydunuz mu?"(3 Nisan).
Ben duydum. Yazarın iddiasını çürütecek örnek çok. Sadece güncel iki örnek vermekle yetineceğim. Enerji Bakanımız Yıldız, TBMM Genel Kurulu‘nda 2015 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı görüşmelerinde (Aralık 2014), "Yeni doğalgaz santrallarını teşvik etmeyeceklerini, Almanya‘da Güneş alım garantisini Türkiye‘de şu anda verilmekte olan 13,3 Dolar‘ın (ifade hatalı, kWh başına 13,3 Dolar sent demek istenmiş) tam dört katı olduğunu, bırakın Almanya ile aynı oranda fiyat garantisini şimdikinin iki katı verilse bile Türkiye‘de güneş Enerjisi yatırımı patlaması yaşanabileceğini" söylemiş. Doğrudur ya da yanlıştır, o ayrı konu. Sonuçta, Güneş Enerjisi‘nden dolaylı da olsa söz edilmiş. Aynı Bakan son toplantılarından birinde de "Güneş Enerjisi yatırımcılarının alım garantisi olmadan da yatırım yapabileceklerinden" söz etmiş. Tatmin olmayan Dergimizin Aralık 2014 sayısına göz atabilir (sayfa 24).
Dergimizin Ocak 2015 sayısında (sayfa 26) günümüzün sudan (hidrolikten) sonra önde gelen yenilenebiliri, diğer bir Yenilenebilir Enerji Kaynağı Rüzgar Enerjisi ile ilgili bir haber yer alıyor. "Özel Enerji şirketi tarafından kurulan Türkiye‘nin en büyük Rüzgar Enerjisi Santralı‘nın (GEYCEK RES) Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın ve Enerji Bakanı Yıldız‘ın katılımı ile açılışı yapılıyor."
Aynı gazetede 17 Nisan‘da "Nükleer Yalanlar!..." başlıklı köşe yazısı da özet olarak aynıyla şöyle:
"...Devletin ajansının, TRT‘nin, yandaş basının borazanlığını yaptığı reklam filmi yalanlarla dolu. Neymiş? Enerjide dışa bağımsızlık sağlanıyormuş. Varlığı dışa bağımlı iktidarın bu savı çok gülünç olmalı...
TÜRKİYE GENELİNDE ÜLKE BOYUTUNDA İLK KEZ YAŞANAN 31 MART 2015 ULUSAL ELEKTRİK SİSTEMİNİN ÇÖKMESİ OLAYIYLA TÜRKİYE‘NİN GÜN BOYU ELEKTRİKSİZ KALMASININ NEDENİ, NEDENSE BİR TÜRLÜ SAPTANAMIYOR, SAPTANMIŞ OLSA DA BİLGİLER, OLAYIN NEDENLERİ DEVLET SIRRI GİBİ SAKLANIYOR, KAMUOYUNDAN GİZLENİYOR. BU DURUMU, KAMUOYUNU DOĞRU DÜRÜST BİLGİLENDİRMEME ALIŞKANLIĞINI SÜRDÜREN GÜNÜMÜZ SİYASAL ve ENERJİ YETKİLİLERİNİN İNANILMAZ SORUMSUZLUĞUNA BAĞLIYORUM
Türkiye‘nin ilk nükleer santralını kuruyorlarmış. Yerli değil, Rus‘ların oysa...Nükleer‘de üretilecek elektrik için Rus firmaya 12,35 Dolar‘dan alım garantisi güvencesi verildi.
Akkuyu‘nun, ülke (elektrik enerjisi) gereksiniminin yüzde 6-7‘sini karşılayacağı söyleniyor. Oysa toplam enerjinin (elektrik enerjisi) yüzde 17‘si iletim hatlarında kayboluyor. Altyapı düzeltilse, ne Akkuyu, ne de Sinop santralına gerek olacak...
Üstelik ülkemiz Güneş gibi, Jeotermal gibi Yenilenebilir Temiz Enerji kaynaklarına sahip." Bu köşe yazısında da bilgi eksikliği nedeniyle bariz yanlışlar bulunuyor. Rus firmaya Nükleer elektrik için verilen alım garantisi 12,35 Dolar değil, birim kilovatsaat başına 12,35 ABD Dolar-sent olabilir.
Toplam elektrik üretimimizin yüzde 17‘sinin iletim hatlarında kaybolduğu da yanlış bilgidir. Bir defa, yüzde 17 ya da daha gerçekçi yüzde 20, hat kaybı değildir. İletim hattı kaybı hiç değildir. Elektrik Üretim, İletim ve Dağıtım sistemlerinin kayıp-kaçak‘larının toplamıdır. Ülkemizde elektrik enerjisi üretiminin iç ihtiyaç tüketimi ve iletim kayıpları dünya standartlarına yakındır ve toplam üretimin yüzde 3-4‘ünü geçmez. Asıl sorun Dağıtım‘dadır. Dolayısıyla yüzde 17/20 kayıp-kaçak Dağıtım şebekelerındedir ve bunun da büyük kısmı (yaklaşık 2/3‘si) özellikle Güneydoğu ve Doğu yöremizde yoğunlaşan ve önlenemeyen kaçak elektrik kullanımından kaynaklanmaktadır.
Yazarın 3 Nisan günlü yazısında Türkiye toplam Rüzgar Enerjisi Santralı kurulu güç potansiyelinin karada 38 bin MW, denizde 10 bin MW olmak üzere toplamda 48 bin MW olduğuna ilişkin bilgi var.
Potansiyel değerini verenler yeni ilâveler yapmadıysa ülkemizin Güneş Enerjisi elektriği potansiyeli de 380 milyar kWh olarak veriliyor. Yani bugünkü Türkiye toplam Elektrik talebi olan 250 milyar kVVh‘den % 40 fazla bir potansiyel. Ancak, Güneş enerjisi için de, Rüzgar Enerjisi için de kazın ayağı sanıldığı gibi değil. Allah‘ın bedava verdiği bu iki temiz enerji türüyle de Güneş var olduğu, Rüzgar estiği sürece elektrik üretilebiliyor. Böyle olduğu için örneğin Türkiye‘de kurulanların en büyüğü olduğu bildirilen 150 MW kurulu gücünde Geycek RES‘te yılda mevcut 8760 saatin 2000-2500 saatinde elektrik üretilebiliyor. Yani bu ülkenin halen en büyüğü RES ile bile rüzgarın esmesine bağımlı olarak yılda ancak 100 milyon kVVh‘ler (örneğimizde 300350 milyon kWh) düzeyinde elektrik üretilebiliyor.
Rüzgar Enerjisi Santralları‘nın (RES) günümüzde toplam talebe katkısı sadece yüzde 3, Güneş elektriğinin (GES) katkısı ise yüzde sıfırdır.
Diğer bir yenilenebilir, Jeotermal enerjinin ülke gereksinimi dev kapasiteler yanında adı bile geçemez. Halen Türkiye‘de toplam kurulu gücü 100 MW olan 6 adet Jeotermal Elektrik Santralı (JES) kuruludur. 400 MW dolayında da yatırıma hazırlanan jeotermal santral belirtiliyor. İşletmedeki Jeotermal santralların Türkiye toplam elektrik talebine katkısı 500 milyon kWh kadardır (% 0,2, yani binde 2). Ülkemizin tüm Jeotermal olanakları elektrik üretiminde kullanılabilse bile bu oran tek rakamlı yüzdelerde kalacak, kayda değer yüzdeleri bulamayacaktır. Bu nedenle mukayese unsuru olarak kullanılması yanıltıcıdır.
Kurulma aşamasındaki No. 1 Akkuyu Nükleer Santralı ve devamı iki Nükleer Santralın ise olasılıkla her biri 1.200 MVV‘lık 4 ünite, her bir Nükleer Santral toplam 4.800 MW kurulu güçtedir. Bu Nükleer‘lerden her biri yılda 8000 saat‘in üzerinde işletmede olacaktır ve herbiri yılda 40 milyar kWh‘e yakın elektrik enerjisi üretebilecektir. Dolayısıyla tek Nükleer Santralın bile Türkiye‘nin bugünkü elektrik talebine katkısı % 6 değil, % 15-16 olacaktır. Aradaki önemli farkı görebiliyor muyuz? Birisi (Nükleer) transatlantik, diğeri (RES, GES ya da JES) şehir hatları vapuru bile değil.
Sözcü gazetesi köşe yazarı Murat Muratoğlu, 20 Nısan‘da Ekonomi köşesindeki yazısında "İş bilmez Nükleer Lobisi!" başlığı altında "Türkiye‘nin komşuları Ermenistan‘da ve Bulgaristan‘daki eski teknoloji Nükleer Santrallara dikkat çekerek Alemin çevrecisi biz miyiz?" diye soruyor. Çevreci bir genç Taksim‘de kendisinden "Nükleer santrala hayır!" kampanyası için imza istemiş. "Bana Nükleer lobisini anlatıyor" diyor. İmzaya "Hayır!" demiş. "Ne iş bilmez lobiymış bunlar. Türkiye 1960‘dan ben Nükleer santral yapmaya çalışır, çıkılan tüm ihaleler iptal edilir" diyor. Nükleer enerjinin hep çevreye olumsuz etkilerini, Nükleer lobileri, Nükleer teknolojinin yaşamsal risklerini, tehlikelerini, dışa bağımlılığını, bertarafı guç atıklarını gündemde buluyoruz. Oysa gündeme getirilmeyen önemli teknik zorunluluklar bulunuyor. Bu zorunlulukları "lobiler‘le, "enerji fazlası var" varsayımlarıyla örtmenin de yurt çapında önemli faturaları olduğu unutulmasın. Bazılarımız, kaçınılmaz teknik gerekçeleri, dolayısıyla gerçekleri dile getiriyorlar diye kimse Nükleer enerjinin sayılıp dökülen, dünyada en dehşet verici örneklerinin yaşandığı risklerinin ve tehlikelerinin görmezden gelindiğini düşünmesin. Sözümüz/ amacımız sadece, özellikle ST. Örgütleri, meslek odaları ve medya tarafından çözümmüş gibi sürekli olarak kamuoyu gündemine getirilen enerji mukayese tabloları ve lobi saplantılarıyla gündemde öne çıkan dengesizliğin ortaya konulması suretiyle olayların sağlıklı gorülebilmesinı sağlamaktır.
Diyelim ki, 31 Mart‘ta olduğu gibi Ulusal Elektrik Ağ Şebekemizde bir büyük arıza yaşandı. Şebekemizin domino etkisiyle genel çökmeye varabilecek yetersizliği, buna ilâve, şebekeyi yönetenlerin hatası ile binlerce MW güç bir anda devreden çıktı. Bu güç (yuk) kaybını canı istediği zaman çalışabilen 10-50-100, bilemediniz 150 MVV‘lık RES‘lerinizle ya da GES‘lerinizle ve JES‘lerinizle karşılayamazsınız. Öncelikle 1000 MW ve katlarında güçler verebilen Doğalgaz ve Baraj ve Hidroelektrik Santrallarınız, devamında temel yük olarak Kömür ve Nükleer Santrallarınız bu Ulusal Şebeke (sistem) kurtarma operasyonunda baş rolde olmak zorundadır.
ENERJİMİZ FAZLA MI?
Buraya kadar Elektrik enerjisi üreten santrallarımızın kurulu güçlerinden ve elektrik üretim yeteneklerinden/ kapasitelerinden söz ettik. Yeri geldi, üretilen elektrik enerjisi hakkında yukarıda (Cumhuriyet gazetesinde) sözü geçen köşe yazısında ne söylenmiş, ona bakalım. "Enerji Bakanı Yıldız, dünkü toplantısında açık bir itirafta bulundu; nükleer karşıtlarının yıllardır savunduğu gibi ‘Türkiye‘nin enerji (elektrik enerjisi) noksanlığı değil, tersine fazlalığının olduğunu‘ söyledi. Böylece iki gün önce ‘ülkenin enerji ihtiyacı her geçen gün artıyor‘ diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ı yalanlamış oldu. Üstelik iletim (!) hatlarındaki yüzde 20‘lere ulaşan kayıplara karşın eksiklik yok, fazlalık var.TEİAŞ‘ın 2020 Elektrik Talep Projeksiyonu‘nda bile Enerji (Elektrik enerjisi) için bu santrallara (Nükleer santrallar) gerek olmadığı ortaya konuyor (3 Nisan).
‘Elektrik enerjisine ihtiyacımız var‘ diyorlar. O da yalan!.. Geçen günlerde ülke genelindeki kesintilerde Enerji Bakanı, ‘eksiklik değil, fazlalık olduğunu‘ itiraf etmedi mi? (17 Nisan)"
TEİAŞ PROJEKSİYONUNDA 10 YIL SONRA 2025 YILININ ELEKTRİK TALEBİ 570 MİLYAR KİLOVATSAAT OLARAK VERİLMEKTEDİR. EPDK‘NIN LİSANSLI YA DA LİSANS BEKLEYEN ELEKTRİK ÜRETİM YATIRIMLARI 2025‘İN EKEKTRİK ENERJİSİ TALEBİNİN KARŞILANMASINA YETMİYOR. DEMEK Kİ, ENERJİ FAZLASI SÖZ KONUSU DEĞİL
TEİAŞ‘ın 2020 yılı Türkiye toplam elektrik enerjisi talep tahmini 400 milyar kWh‘in biraz üzerindedir. Aynı otorite kuruluşun 2014 yılı sonu için verdiği toplam talep tahmini de yuvarlak hesap 270 milyar kVVh‘tır. 2014 (sonu) gerçekleşmesi ise bu projeksiyonun oldukça altındadır. 2007‘den beri Ekonomik krizin etkisi sürüyor. Ancak bu demek değildir ki, Türkiye elektrik talebi, projeksiyonlarda da öngörülen yıllık yüzde 7-8 artışlarla devam etmeyecek.
Halen Türkiye Elektrik kurulu gücümüz 70 bin MW‘a gelip dayanmış bulunuyor. Buna karşılık puant gücümüz, yani yılın en yüksek kurulu güç kullanım düzeyi 40 bin MW dolayında. Sistemde böylece 30 bin MW (% 75 gibi) yüksek oranda kurulu güç fazlası ortaya çıkıyor. Kimileri bu kurulu gücü tutturabildiğine (insaflı olanlar yılda 5000, daha atak olanlar 7000 gibi) saatlerle çarpıyor ve "şu anda bile elektrik arz (üretim) potansiyelimiz en az 350 milyar kWh, aslında halen 500 milyar kWh elektrik üretim potansiyelimiz var" diyorlar. Atak‘ların sözüne bakılırsa önümüzdeki 5 yıl ülkemizde elektrik üretim yatırımı yapılmaması gerekiyor. Bu durumda, bırakın yeni lisans verilmesini, özellikle özel sektör lisanslı elektrik üretim yatırımlarının durdurulması gerekiyor.
Enerji konusunda bilip bilmeden konuşmaya meraklıyız ya, yukarıdaki köşe yazısında yer aldığı gibi gazetelerde "Türkiye‘de Nükleer Santral Gereksiz" başlıklı kısa bir haber daha dikkatimizi çekiyor. Bu kez TÜDEF (Tüketici Hakları Federasyonu) başkanının Nükleer Santrallara karşı tepkisi haberleştirilmiş.1 Anlatım, yıl verilmeden ve biraz karışık ama şu denmek istenmiş: "TEİAŞ‘ın son kapasite projeksiyon raporundaki veriler ve inşa halindeki santrallara ilişkin EPDK verilerine göre ülkemizin elektrik ihtiyacı 415 milyar kWh, buna karşılık aynı yıl Türkiye‘nin elektrik enerjisi üretim kapasitesi 513 milyar kWh. Yani, Nükleer santrallar olmaksızın ihtiyaçtan 100 milyar kvVh fazla elektrik üretilebilme olanağı var." Burada verilmeyen zaman, yani yıl, projeksiyonlara bakılırsa 2020, yani günümüzden S yıl sonrası. Beyan sahibi "mevcut verilmiş ya da henüz askıda lisanslı elektrik üretim yatırımları 2020 yılı elektrik ihtiyacımıza yetiyor. Bu kapasiteye Nükleer gibi başka yatırım eklemeye 5 yıl boyunca gerek yok" demeye getiriyor.
Bu arada Enerji Bakanımız 2015 yılı için müjdeyi veriyor. "Bu yıl özel sektör yatırımları ağırlıklı (% 95) olmak üzere 4000 MW yeni elektrik üretim yatırımı işletmeye girecek" diyor. Böylece halen 69.520 MW olan kurulu gücümüzün 2015 sonunda 73.600 MW‘a yükseleceğini muştuluyor.
Herkesin unuttuğu, şimdilik ülkemizi yönetenlerce üç adede çıkarılmış olan Nükleer santrallardan ilki olan ve temeli yeni (Nisan 2015‘te) atılan Akkuyu‘nun inşaatı ve tam kapasiteyle ticari işletmeye girmesinin bile her koşulda 10 yılı bulacağıdır. TEİAŞ projeksiyonunda 10 yıl sonra 2025 yılının elektrik projeksiyonu, kurulu güç 88 bin MW, enerji üretimi 570 milyar kwh olarak verilmektedir. Görüldüğü gibi, EPDK‘nın lisanslı ya da lisans bekleyen elektrik üretim yatırımları 2025‘in elektrik enerjisi talebinin karşılanmasına yetmiyor. Nükleer ya da her neyse diğer büyük kapasitelerde enerji türlerine dayalı elektrik enerjisi üretim yatırımları ile açığın kapatılması gerekiyor.
"ÇÖZÜM, YENİLENEBİLİR ENERJİ KAYNAKLARINA YÖNELMEKTEN GEÇİYOR, DOĞRU KULLANIM VE ENERJİ VERİMLİLİĞİNİN ARTIRILMASI KOŞULUYLA GÜNEŞ, RÜZGAR ve SU KAYNAKLARI İLE ÜRETİLECEK ENERJİ İNSANLIĞA YETER" TÜRÜ DUYGUSALLIKTAN ÖTEYE GİTMEYEN SÖYLEMLER ENERJİ/ ELEKTRİK DÜNYASİNDA ÜTOPYADAN, HAYAL DENİZİNDE ÇIRPINMAKTAN ÖTEYE GİTMİYOR
Mektubumu okuyanlar şimdi ister istemez diyecekler ki, "Yahu, halen 70 bin MW kurulu gücümüz olduğunu, bunun ancak 40 bin MW"nın kullanıldığını, yani elde kullanılan kurulu gücün % 75‘i oranında 30 bin MW kurulu güç fazlası olduğunu söyleyip duruyorsun. Sonra da doğrudan Nükleer‘in gerekliliğini savunmasan da 2025 yılı ve ötesini yakalamak için Nükleer ya da her neyse (elde değerlendirilecek birincil enerji kaynağı kalmışsa) diğer enerji türleri elektrik üretim yatırımlarının öncelikle programlanması şart diyorsun. Öncelikle elindeki kurulu gücü niçin devreye sokmuyorsun?"
Aslında doğru olanı söylüyorum. % 75 kurulu güç fazlasına bakıp ülkede bunca enerji (elektrik) ‘yedeği‘ var diyenler ne kadar gerçekçi? Çünkü bu 30 bin MW‘ın hemen tamamı kamuya ait ekonomik ömrünü tamamlamış ya da tamamlama aşamasındaki hidroelektrik ve termik santralar (Örnek Keban). Böylece, ülkemizde gerçek değil, sanal bir elektrik üretim kapasitesi (buna yedek denilemez) proje değeri fazlası olduğu anlaşılıyor. Son sistem çökmesinde sistemden kopan 1000 MW‘lar düzeyinde olduğu tahmin edilen güç yerine neden aynı güçte bir sıcak yedek bulunamadığını hiç merak ettiniz mi? Yoksa siz de, bu 1000 MVV‘larda sıcak yedek gücün Güneş, Rüzgar, Jeotermal gibi santrallarla kapatılabileceğini düşünenlerden misiniz?
O zaman sonuç ne oluyor? Ülkemizde var olduğu bazı kesimler tarafından ileri sürülebilen Enerji/Elektrik fazlası söz konusu değil. Enerji yedeğinin var olanının neredeyse tamamı ise özel sektörün elinde. Özel sektör elektrik üretimi de Enerji Serbest Piyasası ortamında. Kimilerine göre, Özel sektör Serbest Piyasa ortamında iyi fiyat bulamadığında ürettiği elektriği sisteme vermeme eğilimine giriyor. Son sistem çökmesinde de bir yandan "paralelciler", öte yandan "sisteme elektrik vermeme marifetini anlaşma hükmü yasaklara rağmen sergileyen özel elektrik üretim şirketleri" avına çıkılıyor. Son aşamada ortaya atılan bu tür gelişmeler ayrı bir yazı konusu.
Sonuçta, sözünü ettiğimiz sayın yazarın ve bir takım STÖ yetkilerinin sandığı gibi "Çözüm, Yenilenebilir Enerji Kaynaklarına yönelmekten geçiyor. Doğru kullanım ve Enerji Verimliliği‘nin artırılması koşuluyla Güneş, Rüzgar ve Su Enerji kaynakları insanlığa yeter..." türü duygusallıktan öteye gitmeyen söylemlerin Enerji/Elektrik dünyasında ütopyadan, hayal denizinde çırpınmaktan ibaret kaldığı ortaya çıkmıyor mu?
(Kaynak Elektrik; 01.04.2015)