Tüm Haberlere Dön
TMMOB YEREL SEÇİM BİLDİRGESİ 2024 YAYIMLANDI
Haberler Genel Merkez

TMMOB YEREL SEÇİM BİLDİRGESİ 2024 YAYIMLANDI

TMMOB, 31 Mart 2024’te gerçekleştirilecek Yerel Seçimler öncesinde görüş ve önerilerini içeren bir Seçim Bildirgesi yayımladı. Yerel yönetim politikaları ve kentlerin giderek artan sorunlarına dikkat çekilen bildirgede, enerji verimliliğinden sağlığa, güvenli yaşamdan ulaşıma, doğal, tarihi, kültürel miras ve kent kimliğinin korunmasına dek uzanan birçok konuda çözüm önerileri sıralandı. Bildirgede, kent suçlarından arındırılmış kentler; saydam, denetime açık ve nitelikli hizmet üreten yerel yönetimler istemi dile getirildi.

 

TMMOB YEREL SEÇİM BİLDİRGESİ 2024

 

GİRİŞ

 

Bilindiği üzere 31 Mart 2024`te Türkiye`nin tüm kent, ilçe, kasaba, köy ve mahallelerinde yerel seçimler yapılacak; kentlerimizi, ilçe ve kasabalarımızı, köy ve beldelerimizi, mahallerimizi yönetecek belediye başkanları, belediye meclisi üyeleri, muhtarlar, meclis üyeleri, ihtiyar meclisi/heyeti üyeleri seçilecektir.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) bugüne kadar yayımladığı seçim bildirgelerinde de belirtildiği üzere demokratik katılıma açık, çağdaş bir yerel yönetim anlayışını vazgeçilmez önemde görmektedir. Bu anlayışla TMMOB, kentlerimizin yönetiminde bilimin, tekniğin, hukukun ve kamu yararının esas alınması için seçim süreci ve yerel yönetime ilişkin politika, düşünce, uyarı ve önerilerini kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.

Emperyalizme bağımlı olan Türkiye`de, 12 Eylül 1980 darbesinden bu yana devlet, neoliberal temellerde, yerli ve uluslararası büyük sermayenin çıkarları gözetilerek sermayenin sınırsız serbest dolaşımı önündeki tüm engelleri kaldırma hedefiyle yeniden yapılandırılmış; kamu iktidarının yönetsel düzeyde sermayeye devredilmesi ana amaç olmuştur. Bu süreç, toplumsal ve ekonomik tüm sektörlerde serbestleştirme ve özelleştirmelerle çok yönlü olarak yürütülmüştür. Özellikle 22 yıllık iktidarında üretimden vazgeçerek ülke ekonomisini arazi rantı üzerinden temellendiren AKP iktidarı çıkardığı yasa, yönetmelik ve KHK`larla yapı denetimi, işçi sağlığı ve iş güvenliği gibi mühendislik-mimarlık hizmetlerinden sanayiye, eğitimden sağlığa kadar pek çok kamusal hizmeti ticarileştirmiş, özelleştirmiş;  hiçbir insani, hukuksal, ulusal ya da evrensel değer ve kurala uymaksızın ülke topraklarını dünyanın emlak/rant piyasası haline getirerek ülkemizi ve kentlerimizi yağmaya açmıştır.

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin terk edildiği, demokrasinin hiçe sayılarak tüm yetkilerin tek merkezde toplandığı, kendi söylemleriyle "bir anonim şirket gibi" yönetilen ülkede sermaye ile devlet arasındaki ilişki, arazi rantı ve bina yapımı üzerinden şekillenmektedir. İnşaat sektörünün başat aktör olduğu ekonomik politikaların doğrudan uygulama alanı ise kentler ve yerel yönetimlerdir.

Aklın ve bilimin dışlanması, şehir planlama, mimarlık ve mühendislik hizmetlerinin gerektirdiği mesleki denetimin ve bilimsel-teknik kriterlerin devre dışı bırakılması,  mühendislik, mimarlık ve şehir planlama hizmetlerinin birer prosedür haline getirilmesi nedeniyle ülkenin hemen her noktasında seller, toprak kaymaları, otoyolların çökmesi, hafriyat sırasında çöken binalar gibi olağandışı olaylar olağanlaşmış, doğa olayları ağır can ve mal kayıplarının yaşandığı afetlere dönüşmüştür.

2023`ün ilk aylarında yaşadığımız ve 11 ilimizi etkileyen 6 Şubat Depremleri tam olarak bu piyasacı ve rant ekonomisine dayalı politikaların sonucudur. 6 Şubat Depremleri, bugüne dek yaşadığımız pek çok büyük depreme karşın merkezi yönetimin de yerel yönetimlerin de gereken dersleri almadığı; şehirlerimizin, binalarımızın, kurumlarımızın ve halkımızın depreme hazır olmadığı gerçeğini çok acı biçimde ortaya çıkarmıştır.

Bizler, doğa olaylarının afete dönüşmesinin engellenebileceğini çok iyi biliyoruz.  Bu gerçeği, bilimsel ve teknik boyutlarıyla raporlarımızda, açıklamalarımızda ve uyarılarımızda sürekli vurguluyoruz. Kentsel dönüşüm adı altında yürütülen süreç rantsal dönüşüme kurban edilmeseydi ve deprem tehdidi altındaki yerleşimlerin dönüşümleri doğru biçimde yapılabilseydi yaşadığımız acıların boyutunu en aza indirebilirdik.

Ancak tam aksine tarım arazileri ve dere yatakları imara açıldı. Mühendislik ve mimarlık hizmeti almamış kaçak yapılar imar aflarıyla yasallaştırıldı. Birliğimiz ve bağlı Odalarımız yapı denetim süreçlerinden dışlandı, mesleki denetim yetkilerimiz elimizden alındı. Deprem için toplanan vergiler, yandaşların ceplerine aktarılarak heba edildi.

Planlama hizmetlerinde bütünlüklü yaklaşımdan, kamu yararı anlayışından vazgeçildi; serbestleştirme, özelleştirme ve ticarileştirmenin aracı haline getirildi; rant odaklı projelere teslim edilen kentlerde plansızlık ve denetimsizlik egemen kılındı.

Açık ve yeşil alanlar diye adlandırdığımız, "peyzaj alanları" olarak tanımlanan parklar, refüjler, apartman ve site bahçeleri, kent içindeki orman ve ağaçlık alanlar, kıyılar, askeri alanlar, doğal-kültürel-tarihi sit alanları "rant alanları" olup millet bahçesi, kentsel dönüşüm, otopark adı altında yapılaşmaya açılarak betonlaştırıldı.

Denetimsizlik, yanlış arazi kullanım politikaları, cumhuriyet tarihine koşut kaçak yapılaşma ve imar affı süreçleriyle sağlıklı ve güvenli kentlerde yaşama hakkımız yok edildi.

Mera, yaylak-kışlak alanları, kıyılar, akarsular, ormanlar, su havzaları, sulak alanlar, doğal, kültürel ve tarihi sit alanları üzerinde inşa edilen, gerek yapılaşma oranları gerekse konumlandıkları doğal araziler açısından sorunlu bina ve rezidansların, büyük liman, sanayi, enerji tesislerinin af kapsamına alınması, kentlerimizde ve doğal alanlarımızda ciddi tahribatlar yarattı.  Bu tahribatın ağır etkileri gelecekte çok daha açıkça görülecektir.

Merkezi yönetimin yanlış politikalarına paralel olarak yerel yönetimlerin yükümlü olduğu kamusal hizmetlerde de kamu yararı önceliği ihmal edildi. İçinden otoban geçen şehirler yaya, engelli, hasta, yaşlı, yoksul kesimler için ulaşılabilir olmaktan çıktı. Plansızlık ve denetimsizlik nedeniyle kentlerimiz sağlıksız büyüdü; ulaşım, enerji, su, çöp, atıksu gibi teknik altyapı hizmetleri bakımından yetersiz olmanın yanı sıra kültür, eğitim, sağlık tesislerinden ve açık yeşil alanlardan yoksun hale geldi.

Birçok yerel yönetimin öncelikli icraatı, kamusal hizmetlerin pervasızca özelleştirilmesi olmuş, bunun sonucunda planlama, imar, kentsel altyapı,  yeşil altyapı ve ulaşım hizmetlerinde yolsuzluklar artmış, kentin rantı yandaş ve varsıl kesimler lehine yönlendirilmiştir.

Yönetim anlayışı, "halk" kavramı yerine "müşteri" kavramıyla pekiştirilmiş; "bireysellik, özel alan, serbest piyasa, rekabetçilik, yerelcilik, yönetişim, sivil toplumculuk, rantiye, yolsuzluk" kavramları yükselen değerler haline gelmiştir.

Başta ulaşım, su, elektrik, doğalgaz olmak üzere yeşil, gri tüm temel altyapı hizmetleri ve eğitim, kültür, sağlık, çevre gibi alanlarda sağlanan sosyal hizmetlerin özelleştirme yoluyla ticarileştirilmesi nedeniyle hizmetlere eşit erişim toplumun yoksul kesimleri aleyhine bozulmuş, yoksul kesimler barınma, eğitim, sağlık ve beslenme gibi temel haklardan yoksun bırakılmıştır.

Varsıl ve yoksul kesimler arası ayrışma ve uzaklaşma fiziksel mekâna da yansımıştır. Kentlerimiz, giderek artan biçimde bütünlüğünü yitirerek birbirinden bağımsız ve ilişkisiz parçacıklara bölünmüştür.

Sosyal devlet ve toplumcu belediyecilik anlayışı yerini sadaka kültürüne bırakınca sosyal hizmet üretme anlayışından uzak uygulamalarla engelli, çocuk, hasta, yaşlı yurttaşların kentsel hizmetlere erişimi giderek daha da zorlaşmaktadır.

Gelinen noktada kent parçaları, "kentsel dönüşüm" adı altında yeni imar hakları verilerek sermaye çevrelerine pazarlanmaya devam edilmektedir. Bu süreç, gelir eşitsizliğini, sosyal kutuplaşmayı, mekânsal ayrışmayı, kentsel gerilimi artırmaktan başka işe yaramamakta; sosyal yarılma, ayrışma ve kültürel yozlaşma giderek derinleşmektedir.

Tüm bunlar bugüne kadar izlenen, toplumsal faydayı göz ardı eden ve insan yaşamını hiçe sayan yerel yönetim politikalarının yetersizliğinin en açık göstergesidir.

Sağlıklı kentleşme, kentsel hizmetlerin kamusal hizmet kapsamında ele alındığı; barınma, çevre, eğitim, sağlık, kültür hizmetlerinin insan hakkı olarak görüldüğü; kamu yararı öncelikli bütünlüklü planlama, çevre, enerji, sanayi ve tarım politikalarının benimsendiği ve yerli mühendislik, yerli kaynak kullanımıyla; bağımsızlık, planlama, sanayileşme ve kalkınmayla olanaklıdır.

TMMOB, kentlerimizde var olan sorunların aşılmasını; sağlıklı, yaşanabilir ve güvenli kentsel çevrelerin üretilmesini; kentsel yaşam kalitesinin iyileştirilmesini; kent halkının, emek ve meslek örgütlerinin demokratik katılımı ve denetimini sağlayacak bir anlayışın geliştirilmesini, öncelikli ve temel gereklilik olarak görmektedir.

Bugün, kentlerimizin ve toplumun her zamankinden daha çok "toplumcu, demokratik ve halkçı bir yerel yönetim" anlayışına ihtiyacı vardır. Bu anlayış, katılımcılığın önünü açan, toplumun değişik kesimlerine karar alma, uygulama ve denetleme süreçlerinde söz hakkı tanıyan politika ve uygulamaların hayata geçirilmesidir.

1. BÖLÜM: SEÇİMLERE NASIL BİR ORTAMDA GİDİYORUZ?

Demokrasi yerine tek adam yönetiminin, laiklik yerine gericiliğin, sosyal devlet anlayışı yerine tarikat-cemaat ilişkilerinin ve hukukun üstünlüğü yerine parti devleti anlayışının egemen olduğu bir ülkede yaşıyoruz.

28 Mayıs 2023`te yapılan genel seçimlerin ardından en az 5 yıl daha tüm yetkileri elinde tutacak tek adam rejiminin gücünün sınırsız hale geldiği, karşısında duran her türlü muhalefet blokunun dağıtıldığı, toplumun her kesiminin susturulduğu bir Türkiye`deyiz artık…

Kamu kurumları birer parti organı gibi çalışıyor, halkın yaşam tarzı kamu otoritesinin baskısı altında tutuluyor, devletin tüm organları içten içe çürüyor. Tüm bunların temelinde, 22 yıldır iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi`nin (AKP) uyguladığı, küresel emperyalist güç merkezlerinin güdümündeki ve sermayenin çıkarlarına hizmet eden emek ve toplum düşmanı politikalar yatıyor.

AKP, özelleştirme uygulamalarından sermayeye tanınan kolaylıklara, bölgesel ilişkilerden göçmen politikalarına kadar her alanda küresel kapitalist ilişkiler içinde kendisine tanımlanan sınırlar çerçevesinde hareket etti.

İktidar partisi lideri Recep Tayip Erdoğan`ın bu yönetim tarzı, neoliberalizmin 2000`li yıllar sonrası benimsediği ve uzun süredir dünya çapında egemen olan güvenlikçi, baskıcı, otoriter çizgisiyle örtüştü. Ülkemizde tek adam rejimi, küresel emperyalist ilişkilerle uyum sayesinde ortaya çıktı. Bugün tek adam rejiminin karşı karşıya olduğu kriz, sırtını dayadığı kapitalist merkezlerin yaşadığı krizden bağımsız değildir.

Ülke olarak ekonomiden siyasete, dış politikadan güvenliğe, kamu yönetiminden adalete, kentleşmeden çevreye, tarımdan gıdaya, sağlıktan eğitime kadar her alanda büyük sorunlarla karşı karşıyayız.

Yerel seçimlere, ülkemiz, kentlerimiz, doğal alanlarımız kısacası yaşam alanlarımız, geleceğimiz üzerine konulan ipotekle, imar affı gölgesinde ve yerel yönetimin hiçe sayıldığı, anayasal düzenin tek kişinin iradesine teslim edildiği bir ortamda giriyoruz.

Ekonomik Kriz Her Geçen Gün Derinleşiyor, Yoksulluk Yaşam Biçimi Haline Geliyor

İktidar dönemi boyunca, merkez kapitalist ülkelerdeki parasal genişleme politikalarının yarattığı finansal olanakları sanayileşme, teknolojik gelişme ve üretim yerine rant projelerine yönlendirerek kendi yandaşlarını zenginleştiren AKP`nin bu tercihi, ülkemizi içinden çıkılmaz bir krize sürükledi.

Bu dönem boyunca, başta hazine birikimleri olmak üzere, ülkemizin tüm varlıkları siyasal iktidarın ihtiyaçları ve öncelikleri doğrultusunda çarçur edildi. Kamu elindeki fabrikalar ve araziler birer birer yok pahasına satıldı. Ülkemizde ne kadar kamu girişimi ve işletmesi varsa hepsinin birikimleri Varlık Fonuna aktarılarak tüketildi. Devlet, toplumun yüz yüze kaldığı doğal afetlerle mücadele edebilecek yetenek ve olanaklardan bile yoksun hale geldi.

Dış kaynaklı sıcak para akışına dayalı ekonominin sürdürülemez hale gelmesi, iktidarın faiz politikalarıyla birleşip bir de üzerine seçim yatırımları eklenince yükselen döviz kurları ve artan enflasyon, yalnızca halkın alım gücünü düşürmekle kalmadı, tarihte eşine az rastlanır bir kitlesel yoksullaşmanın yaşanmasına da neden oldu. Emeğiyle geçinen geniş nüfus kesimleri bugün en temel gereksinimlerine bile erişemez durumda. Hepimizin yaşamı geriye döndürülmesi zor biçimde değişti.

Gençlerimiz neresinden tutulsa lime lime dökülen umutsuz-güvencesiz bir geleceğe hapsedildi. Çalışanlarımız yoksulluğa, emeklilerimiz açlığa, kadınlarımız eve mahkûm edildi. Ülkenin dört bir yanından intihar haberlerini alır olduk….

Mesleklerimiz Değersizleşiyor, Meslektaşlarımız Yoksullaşıyor

Ülkemizin içinde bulunduğu çalkantılı durum, toplumsal yaşamımızı olduğu gibi meslek hayatımızı da olumsuz etkiliyor.

Kamuda ve özel sektörde her türlü mühendislik, mimarlık ve şehir planlama hizmetlerini üreten, planlama, projelendirme, uygulama, denetleme işlerini yapan meslektaşlarımız ekonomik kriz koşullarından en çok etkilenen kesimler arasında yer alıyor.

Uzun yıllardır sistematik olarak uygulanan neoliberal politikalar sonucunda, kamuda çeşitli statülerde çalışan ve farklı ücretler alan mühendis, mimar ve şehir plancıların ekonomik ve sosyal koşulları, üstlendikleri sorumluluklara ve aldıkları eğitime uymayan bir düzeye geriletilmiş, mesleki iş alanları daraltılmıştır.

Ülkemizdeki mühendis, mimar ve şehir plancıların bugün karşı karşıya olduğu sorunlar sadece ekonomik sıkıntılarla sınırlı değildir. Kamu kurumlarında çalışan meslektaşlarımız siyasi baskı ve sürgün tehdidi altında, güvencesizlik, liyakatsizlik, düşük ücretler, kadro sorunu, özlük haklarının ihlal edilmesi, düşük kök maaş ve ek göstergeler, lojman ve kreş yokluğu gibi birçok sorunla karşı karşıyadır.

Yaşam koşulları ve gelecekleri, iktidarın keyfi uygulamalarıyla belirlenen kamu çalışanlarının atamaları liyakat temelinde değil, yandaşlık ve keyfiyet temelinde gerçekleştiriliyor. Görevini layığıyla yerine getirenler ise yer ve pozisyon değişimiyle tehdit ediliyor. Bu durum, teknik hizmetler için başat önemdeki kamu belleğinin oluşmasına ve kalıcılaştırılmasına da engel oluyor.

İktidarın devlet personel rejimini bozması nedeniyle kamuda çalışanlar arasında statü farklılıkları ve buna bağlı olarak eşit işe farklı ücret uygulamaları yaygınlaşmıştır. Hem kurumlar arasında hem de en düşük ve en yüksek ücretlerde fark giderek artmakta, ücret adaleti ortadan kalkmaktadır. Çalışanlar, çeşitli baskı ve dayatmalarla örgütsüz, sendikasız bırakılmak istenmektedir. Tüm bunlar, temel özlük haklarında büyük gerileme ve kayıplara neden olmaktadır.

Ücretli çalışan meslektaşlarımızın çalışma koşulları kriz derinleştikçe daha da zorlaşmaktadır. İşten çıkarılma tehdidini sürekli hisseden ücretli çalışan meslektaşlarımız, kriz koşullarında ilk gözden çıkarılacaklar listesinde bulunuyor. İşsizlik tehlikesi; düşük ücretlerle esnek, güvencesiz ve sağlıksız koşullarda çalışma mecburiyetinin hatırlatıcısı olarak meslektaşlarımız üzerinde açık bir tehdit oluşturuyor.

Çalışanların ücretleri, emeklilerin aylıkları enflasyon karşısında giderek eriyor ve yaşam standardımız dibe doğru çekiliyor. Sigorta primlerimizin gerçek ücretler üzerinden yatırılmaması nedeniyle emeklilik ve sosyal güvence haklarımız da gaspediliyor. İşsiz kalma, emeğimizin değersizleşmesi ve niteliksiz işlerde istihdam edilme, meslektaşlarımızın en önemli sorunu haline geldi.

Bunlara ek olarak pek çok mühendis, mimar ve şehir plancı arkadaşımız mesleki yetersizlik sorunları; fazla mesailerde ücret verilmemesi; fazla çalıştırma, iş saatleri ihlali; sosyal hak ihlalleri ve özlük haklarına yönelik sorunlarla yüz yüzedir. Bu uygulamalar, mesleklerimizin kamucu özelliklerinin örselenmesine neden olmaktadır.

İktidarın istihdam politikaları yerel yönetimlerde de özelleştirme, taşeronlaşma olarak kendini gösteriyor. Yerel yönetimler, kamusal hizmetleri özel şirketler aracılığıyla yürütürken, bu şirketlerdeki meslektaşlarımız kadrolu çalışanlarla aynı işi yaptıkları halde asgari ücretlerle, işten çıkarılma tehdidi altında, özlük haklarından yoksun olarak çalışıyor.

Nitelikli eğitim almış, köklü üniversitelerden iyi derecelerle mezun olmuş birçok genç meslektaşımız, mesleki, maddi ve sosyal tatminsizlik nedeniyle geleceğini yurtdışında arıyor.

Tüm bu sayılanların yarattığı olumsuzlukların giderilmesi, öncelikli beklentilerimiz arasında gelmektedir. Yetişmiş, nitelikli insan istihdamının artırılması ve çalışanların yaşam standartlarının yükseltilmesi, ülke ve toplumun gönenci açısından zorunluluktur.

2. BÖLÜM: TMMOB`NİN YEREL YÖNETİMLERE YAKLAŞIMI

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği, toplumsal gelişme ve çağdaş yaşamın gerektirdiği yaşam niteliğine ulaşılabilmesi yönündeki sorumluluğunu yerine getirme anlayışıyla mevcut politika ve uygulamalardan farklı bakış açıları sunmayı hedeflemektedir.

Bu hedef doğrultusunda TMMOB, doğrudan mesleki uygulama alanına giren kent sorunlarıyla ilgili olarak yerel yönetimler, planlama, kentleşme, kamu kaynaklarının dağılımı, yapı denetimi, risk-afetler, çevre, yeşil-mavi-gri altyapı, temel altyapı, enerji, kentsel koruma, kentsel dönüşüm, kent demokrasisine ilişkin sorun tespitlerini ve çözüm önerilerini şimdiye dek olduğu gibi bugün de kamuoyuyla paylaşmayı görev bilmektedir.

Bu belgede de TMMOB`nin geçmişten bugüne ısrarla belirttiği, toplumun bilgisine sunmayı önemli gördüğü yerel yönetim politikaları ve kentlerimizin giderek artan ve derinleşen sorunları tanımlanmakta, bunların nedenleri açıklanmakta, kentlerin daha yaşanabilir olması için izlenmesi gereken politika ve yöntemler üzerine öneriler sunulmaktadır.

Özerk-Demokratik-Etkin Bir Yerel Yönetim İçin…

Yerel yönetimler; il, belediye veya köy halkının yerel ve ortak gereksinimlerini karşılamak üzere kuruluş esasları ve karar organları kanunla belirlenen, seçmenler tarafından 5 yılda bir seçilerek oluşturulan kamu tüzelkişileridir. Yerel yönetimlerin; kendi kendini yöneten, katılımcılığı benimseyen, temel kentsel sorunların olabildiğince toplumun tüm katmanlarının mutabakatıyla çözüleceğine inanan, saydam, hesap vermeye ve demokratik denetime açık, gücünü halktan alan yönetimler olmaları gerekir.

Özerk-demokratik ve etkin bir yerel yönetim için yerinden yönetim anlayışı vazgeçilmez önemdedir.

·         Merkezi idarenin yerel yönetimler üzerindeki vesayetini artıran; mahalli idare sistemini, hizmete erişilebilirliği yok eden; yerel katılımı ortadan kaldıran "bütünşehir" sisteminden vazgeçilmelidir.

·         Siyasi iktidar, belediyelere kayyum atama, istifaya zorlama veya açığa alma gibi antidemokratik uygulamalardan; yerel idarenin yetkisini daraltan tek hesap düzeni, merkezi idareye alınan imar ve planlama yetkileri, imar affı gibi vesayetçi uygulamalardan vazgeçmelidir.

·         Su, orman, mera, yaylak, kışlak, tarım alanları, sulak ve kıyı alanlar gibi doğal varlıklar ve çevre, planlama, enerji, kültürel varlıklar, bayındırlık, ulaşım gibi kent topraklarının kullanım kararlarını doğrudan etkileyen konularda merkezi idarenin sınırsız yetkisi kaldırılmalı, belediyeler ve bakanlıklar arasındaki yetki kargaşası giderilmeli, yerel yönetimlerin ve kent sakinlerinin de söz sahibi olacağı yeni bir yapı kurgulanmalıdır.

o   Demokratik kitle örgütlenmelerinin önünü tıkayan Siyasi Partiler Yasası, Dernekler Yasası ve Seçim Yasası yeniden düzenlenmelidir.

o   Seçimlere katılan partiler eşit koşullarda yarışabilmelidir. Seçim harcamaları ve bu harcamaların kaynakları seçimlerden önce açıklanmalı, yargı ve seçmen denetimine tabi tutulmalıdır.

o   Partilerde adaylar önseçimle belirlenmeli, önseçimlerde delege sistemi yerine doğrudan temsil uygulanmalıdır.

o   Seçenlere seçilmişleri geri çağırma hakkı verilmelidir.

o   Yüz kızartıcı suçlar hariç bu ülkede yaşayan hiç kimsenin, siyasi nedenlerle seçme ve seçilme hakkı sınırlandırılmamalıdır.

Kentin Sakini Değil, Sahibi Olabilmek İçin…

TMMOB, kent yaşamını ilgilendiren kamu yönetimi, merkezi ve yerel yönetim sistemlerini düzenleyen yasaların eksiklik ve yetersizliklerinden; yerel yönetim politikalarından, anlayışından; planlama, imar, kültür, turizm, kırsal alanlar, kentsel hizmetler ve çevreden söz ederken insan sağlığı, doğal çevre, insan hakları-kentli hakları, katılım, yaşanabilirlik, toplumsal barış, birlikte yaşama; engelli, hasta, çocuk, yaşlı ve toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı planlama; hizmetlere eşit erişim; sağlıklı çevre; insan odaklı mekânlar gibi kavramları referans almayı ve bunları ön plana çıkarmayı amaçlar.

Katılımcı Bir Kent İçin…

Katılımcı yerel yönetim anlayışı, ayrımcılık yapmadan, kapsayıcılık, hesap verebilirlik ve hukukun üstünlüğü gibi insan hakları ilkeleri üzerine temellendirilmiş yaklaşımla, yerel idare sınırları içinde yaşayan halkın her kesiminin kendi yaşamlarını doğrudan etkileyen konularda karar alma süreçlerine eşit katılımlarını gerektirir.

Katılımın önemli araçlarından birisi olarak kabul edilen kent konseyleri, kent meclisleri gibi yönetime katılımı mümkün kılacak mekanizmaların oluşturulmaması ve bürokratik çalışma biçimi gibi nedenlerle halkın kent yönetimine katılımı yeterince sağlanamamaktadır.

Katılımcılığın önündeki en büyük engel, kentte yaşayanların kente ilişkin karar alma süreçlerinde yer almalarının "hakları" olduğuna ilişkin farkındalık eksikliğidir. Siyasi iktidar tüm eylem ve söylemlerinde bilinçli bir şekilde demokrasi kültürünü salt seçme hakkına indirgediği için yurttaşlarımız karar alma süreçlerini yalnızca yerel yönetim veya merkezi yönetim kurumlarının görevleri gibi algılamaktadır.

Yerel yönetimler, kente ve kentlilerin yaşamına ilişkin her türlü kararda, kent halkının özne olmasını hedefleyen doğrudan demokrasi ilkelerini mahalle komiteleri aracılığıyla hayata geçiren mekanizmaları yaratmalıdır.

Bu temel bakış uyarınca ivedilikle atılması gereken adımlar şunlardır:

·         Yerel yönetim anlayışı; hukuka saygılı, kamu yararını gözeten, katılımcılığa ve paylaşıma açık, saydam, yurttaşlarının çıkarlarını ön planda tutan bir yaklaşımda olmalıdır.

·         Yerel yönetimler, kentteki gerçek ve tüzelkişilerin, tüm kentlilerin; mahalle, semt, ilçe meclislerinin yanı sıra kadın, memur, işçi, genç, emekli, işsiz, engelli gibi kesimlerin oluşturacağı meclisler ve bir üst basamakta bu meclislerde oluşan görüşleri yerel yönetimlere aktaracak kent meclisleri aracılığıyla karar alma, uygulama ve denetim süreçlerine etkin katılımını sağlamalıdır.

·         Yerel yönetimler, katılım ve denetimde demokratikleşmeyi içselleştirmelidir. Halkın, kamu bilgisine erişimi, kararlar ve uygulamaları denetleme süreçlerine katılımı ve etkin temsiliyeti sağlanmalıdır.

·         Mahalle ölçeğinden başlayan ve aşağıdan yukarı örgütlenen, kentin her kesiminin mümkün olduğunca kent yönetimine katılmasına olanak verecek mekanizmalar kurulmalı, öneriler kararlara yansıtılmalıdır.

·         Kamusal kaynakların planlanmasında toplumsal adaleti hedefleyen, "yardım" adı altında sadaka dağıtarak yoksulluğu sürekli kılan politikalar yerine sosyal adaleti temel alan, kentsel hizmetlerin yerine getirilmesini zorunlu bir hak olarak görüp tüm toplumsal kesimlere ulaşmasını önceleyen bir kent yönetimi sağlanmalıdır.

·         Kentsel kamu hizmetlerini ticarileştiren özelleştirmeler ve taşeronlaştırmaları reddeden, belediye emekçilerinin kadrolu ve güvenceli istihdamını esas alan, liyakatten ödün verilmeyen, sendikaları tahakküm altına almaya çalışmadan eşit ilişkiyi hedefleyen bir yönetim anlayışı sergilenmelidir.

·         Kentte yaşayan farklı sosyal kesimlerin ortak yaşam ve dayanışma bilincini geliştirecek yeni kamusal mekânlar oluşturulmalıdır.

·         Kentin kaderini etkileyecek büyük/üst ölçekli projeler halkın tartışmasına açılmalı; meslek odalarının, uzman kişilerin ve üniversitelerin görüşleri ile hukuka, bilime ve tekniğe bağlılık esas alınmalıdır.

·         Bilişim teknolojileri, yurttaşlara saydam, nitelikli, hızlı ve düşük maliyetli kamu hizmeti sunmak üzere kullanılmalı; yurttaşlar, teknolojinin sağladığı olanaklarla karar alma süreçlerine katılabilmelidir.

·         Eşit yurttaşlık temelinde bir toplum fikrinden hareketle, kent merkezine ulaşacak maddi imkânı olmayan ya da kent merkezi dışında yaşayan yurttaşların yaşadığı bölgelerde sosyal, sanatsal, kültürel faaliyetler kurumsallaştırılmalı, sosyal yaşam faaliyetleri herkes için erişilebilir temel bir hak olmalıdır.

·         Koruyucu sağlık hizmetlerini temel alan, parasız sağlık ve sosyal hizmet uygulamaları hayata geçirilmelidir.

Etkin Kentsel Hizmet Üretimi İçin…

Planlı, sağlıklı, güvenli yerleşim alanları, temiz su temini ve arıtımı, atıksu hizmetleri, çöp ve temizlik hizmetleri, imar çalışmaları, ulaşım hizmetleri, kesintisiz ve sağlıklı enerji-doğalgaz temini, çevre sağlığı, zabıta, itfaiye, acil yardım, kurtarma, kültür ve sanat, turizm ve tanıtım, gençlik ve spor, sosyal hizmet ve yardım konuları kentsel hizmet çeşitliliğinin önemli bileşenleridir.

Bu hizmetlerin toplumun her kesimine eşit olarak verildiği ya da eşit erişilebilirliğe sahip olduğunu söylemek mümkün değildir. Özellikle kent çeperlerinde yaşayan yoksul kesimlerin neredeyse hiçbir kentsel hizmete eşit olarak erişemediği bilinen bir gerçektir.

Oysa 5393 sayılı Belediye Kanununa göre yerel yönetimler "Belediyenin ve belde sakinlerinin yerel ve ortak nitelikteki gereksinimlerini karşılamak üzere" kurulmuşlardır. Bu gereksinimleri karşılayacak hizmetlerin hayata geçirilmesinde "yerellik" ve "yerindelik" temel bir politika olarak algılanmalıdır.

Kentsel hizmetlerde, kentteki hizmetlerin üretilmesi ve paylaşılmasında kentte yaşayan insanlara bu hizmetlerin eşit sunulması çıkış noktasıdır. Bugün kentsel hizmetlere erişim giderek daha fazla yoksul kesimlerin aleyhine olacak biçimde bozulmaktadır. Sağlık, eğitim, iş, barınma, beslenme, kentsel altyapı, sosyal ve kültürel faaliyetler gibi yaşamsal ihtiyaçların karşılanması ya da bunların erişilebilir olmasının sağlanması belediyelerin asli görevleri arasındadır. Yurttaşların kamu hizmetlerine eşit koşullarda erişiminde, hizmet üretim süreçlerinin iyileştirilmesi ve denetiminde bilişim ve iletişim teknolojilerinden etkin biçimde yararlanılmalıdır.

Kamu Yararı Odaklı Kent Planlaması İçin…

Kent planlaması, fiziksel ve doğal çevreyi olduğu kadar sosyal ve ekonomik ilişkileri de şekillendirmektedir.

Kent planlaması; tarihi, kültürel ve doğal değerlerin teknik ve bilimsel gereklilikler doğrultusunda korunarak sonraki kuşaklara aktarılmasını amaçlar. Planlamada nüfus gelişimi ve demografik kestirimler ışığında, kentteki tüm sosyal yapılar dikkate alınır; ekonomik sektörler incelenerek geleceğe yönelik kestirimlerde bulunulur.

Planlama, istihdam olanaklarının artırılmasını, her türlü afet riskine karşı sakıncalı alanlarda gerekli önlemlerin alınmasını hedefler; hukukun üstünlüğünü ve kamu yararını gözetir.

Ne yazık ki kentlerimiz neredeyse cumhuriyet tarihi boyunca kaçak yapılaşmayla büyümüştür. Hazine arazilerinin işgaliyle başlayan kaçak yapılaşma, kıyılara, sulak alanlara, meralara, yaylalara ve ormanlara doğru genişlemiştir. İmar affı kanunlarıyla kaçak yapılaşma âdeta resmi kentleşme politikası haline getirilmiştir. Siyasetin oy depolarına dönüşen, sağlıksız ve altyapıdan yoksun gecekondu/kaçak yapılaşma alanları seçim dönemlerinde imar aflarıyla yasallaştırılmış, kent hizmetlerinden yararlandırılmaları sağlanmıştır.

Bu döngü, imar planlarının uygulanma sorununu da ortaya çıkarmıştır. Kaçak yapılaşmanın hızına yetişemeyen, parçacı yaklaşımla hazırlanan imar planları kentsel gelişmeleri yönlendirmekte yetersiz kalmıştır.

Bu olumsuz tablonun en önemli aktörü hiç kuşkusuz yerel yönetimlerdir.

Belediye meclislerinde alınan kararlarla kamuya ayrılan parklar, yeşil alanlar yapılaşmaya açılmış, meskûn alanlarda yapı yoğunlukları artırılmıştır.

Yeşil açık alanlar ile kentsel hizmetlere özgülenmesi gereken altyapı ve üstyapı alanlarının azaltılmasının yolunu açan bu uygulamalar, özellikle kent merkezlerinde yapı yoğunluğunun daha da artması sonucunu doğurmuştur.

Kamu yararını esas alan planlamadan uzaklaşılmasının önemli sonuçlarından biri de engelli, kadın,  çocuk, hasta, yaşlı kesimler ile yoksul kesimlerin kentsel hizmetlerden eşit olarak yararlanamamasıdır.

Ülke kaynaklarının etkin ve verimli biçimde bütünlüklü olarak ülkemiz insanlarının geleceği doğrultusunda değerlendirilmesinin önkoşulu, üst ölçekli mekânsal planların merkezi idare tarafından yapılmasıdır.

Ancak günümüzde merkezi idare planlama yetkisini, kentlerin, kıyıların, tarım alanlarının, ormanların, meraların, giderek yaylaların, sulak alanların, sit alanlarının talanına dönüşen nükleer ve termik santral projeleri, gelişigüzel madencilik uygulamaları, şehir hastaneleri, kentsel dönüşüm gibi "mega projeler" adı altındaki girişimlerle ülke topraklarını yandaş ulusal/uluslararası sermayeye sunmanın bir aracı olarak kullanmaktadır.

Cumhurbaşkanlığı Sisteminde, bakanlığın "harita alımından yapı ruhsatı verilmesine" kadarki sınırsız yetkisi ve bu keyfiyetin yerel idareler ve kentler üzerinde yarattığı vesayet pekiştirilmiştir. Ülke tarihinde bir ilk daha yaşanarak iki kez uzatılan 2018 imar affı ile bundan önce çıkarılan tüm af kanunlarında olduğu gibi bir kez daha sağlıklı, güvenli kentleşmeden vazgeçilmiştir.

Kentlerimiz için atılması gereken somut adımlara kamu yararı ilkesi gözetilerek acilen başlanmalıdır.

·         Siyasi bir araç haline getirilen planlama mevzuatındaki merkezi idare vesayeti kaldırılmalı, planlamanın kademeli birlikteliği ilkesi çerçevesinde üst ölçekli mekânsal plan kararları yerel idarelerin yetkisine bırakılmalıdır.

·         Mekânsal planlamada bütünlüklü bakış açısı geliştirilmeli, sektörel yaklaşımdan vazgeçilmelidir.

·         Planlama, mimarlık ve kentleşmenin bir kültür olgusu olduğundan hareketle doğal ve kültürel varlıkların/mirasın korunması için bütünsel bir koruma ve kültür politikası belirlenmelidir.

·         Afet risklerini azaltmak için ekosistemlerin sürdürülebilir kullanımı ve yönetimine yönelik hazırlanan uluslararası eylem kılavuzları, ulusal ve yerel ölçeklerde ülkemiz için de hazırlanmalıdır.

·         Planlama yaklaşımında, plan yalnızca fiziksel müdahaleye odaklanan nihai bir belge olarak değil, doğal ve kültürel değerlerin korunması ile sosyo-ekonomik gelişme için araçları ortaya koyan, katılımcı, müzakereci, dinamik ve disiplinler arası gerçekleştirilen esnek bir süreç olarak benimsenmelidir.

·         Açık yeşil alanlar, yüzölçümleri ve sayıları artırılarak birbirine bağlı bir sistem olarak kurgulanmalı; ekolojik veri tabanlı ülke, bölge ve yerel peyzaj ana planları hazırlanmalıdır.

·         Birbirinin kopyası niteliksiz, kişiliksiz, kimliksiz kentlerde yaşamamak, yerleşimleri rant temelli "imar" kıskacından kurtarmak ve yaşanabilir kentler yaratmak için her düzey ve kapsamdaki planlamada ve tasarımda, doğal ve kültürel varlıkların "kaynak" ya da "kullanım değeri"nden önce "varlık değeri" olarak ele alındığı bir yaklaşım benimsenmelidir.

·         Planlamanın rantın dağıtım aracı değil, sağlıklı ve yaşanabilir çevre oluşturmanın temel aracı olduğu bilinciyle kamu yararına aykırı plan değişikliklerinden vazgeçilmelidir.

·         Plan değişiklikleri daha fazla rant için değil, kentsel standartları yükselterek yol, otopark, okul, sağlık ocağı, park, yeşil alan, oyun alanı, spor tesisleri gibi sosyal donatı ve teknik altyapı alanları kazanmak için yapılmalıdır.

·         Bütünlüklü planlara aykırı, kent kimliğini yok eden, doğal alanları tahrip eden, toplumsal ihtiyaç olmayan, kamu zararına yol açan her türlü projeden derhal vazgeçilmelidir.

·         Yol, otopark, elektrik, su gibi teknik altyapıya; okul, sağlık ocağı gibi sosyal donatı alanlarına; park, çocuk bahçesi, spor tesisleri gibi açık ve yeşil alanlara ilişkin kentsel standartlar çağdaş, insanca, sağlıklı yaşam alanlarını oluşturacak şekilde yeniden belirlenmelidir.

·         Doğa tabanlı çözümler üretmek amacıyla mavi/yeşil altyapı oluşturma süreçleri planlanmalıdır.

·         İklim değişikliğine uyum ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin azaltılması amacıyla yağmur suyu yönetim planları oluşturulmalıdır.

·         Kentlerimizde var olan sorunların aşılması, sağlıklı kentsel çevrelerin oluşturulması ve kentsel yaşam kalitesinin iyileştirilmesi doğrultusunda, toplumun büyük bölümünü dışlayan, halkın katılım ve denetimine kapalı mevcut yerel yönetim biçimi aşılmalı, kent halkının ve meslek örgütlerinin demokratik katılımı, etkin temsiliyeti ve denetimi sağlanmalıdır.

EMO Haber Portalı

Elektrik Mühendisleri Odası'nın resmi haber ve duyuru portalı.

Abone Ol

Yeni haberler ve etkinliklerden haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.

Abonelik özelliği yakında aktif olacaktır.

© 2026 EMO Haber Portalı | Elektrik Mühendisleri Odası