Panelin açılış konuşmasını EMO Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Ramazan Pektaş yaptı. Pektaş açılışta şöyle konuştu, "Değerli dostlar Halil Eker`in Serhat Özyar`ın sevgili dostları onları anlatmak mümkün değil. Her ikisini de çok yakından tanıma fırsatı bulmuş biri olarak aradan geçen bunca yıla rağmen onları hâlâ özlediğimizi hâlâ eksikliklerini hissettiğimizi söyleyebiliyorum ancak. Her ayrılık erkendir. Onlarınki de erkendi. Serhat çok genç yaşta aramızdan ayrıldı. Halil Eker`in ve Serhat Özyar`ın EMO Ankara Şubesi`nde çok önemli izleri olduğunu biliyoruz. Onların hayatında EMO`nun ne kadar önemli yer tuttuğunu da hepimiz çok iyi biliyoruz. Onların düşünsel olarak mücadelelerinin aramızda olduğunu sağlayabiliyoruz. Geçtiğimiz yıllarda aramızdan ayrılanların ayrılma günlerinde onları anmak için bir etkinlik yapardık, üzücü ama öyle aylar var ki birden fazla değerimiz bu aylarda aramızdan ayrılmış durumda. TMMOB`ye, EMO`ya Türkiye`deki demokrasi mücadelesine emek veren herkesi yaşatmak bizlerin görevidir. Halil Ağabey`den çok şey öğrendim; nasıl EMO`cu olunur buralarda nasıl örgütsel mesleksel faaliyet yapılır onları gördük. Serhat Özyar`ın da özverili emeklerini çok iyi hatırlıyorum. Görev yaptığı dönem içinde çok aktif şekilde EMO Ankara Şubesi çalışmalarına katıldığını biliyorum. Onları özlüyoruz, onları çok seviyoruz, onların mücadelelerini yaşatıyoruz. Anıları önünde tekrar saygı ile eğiliyorum."
Pektaş`tan sonra Halil Eker`in eşi Gülcan Eker söz aldı. Gülcan Eker şunları söyledi, "Hepiniz buraya geldiğiniz için teşekkür ediyorum. Halil Eker Oda için bu memleket için çok büyük fedakarlıklarda bulunarak çalışmalar yaptığına inanıyorum. Aramızdan ayrılalı 4 yıl oldu ama bu bizim için çok uzun ve zor geçen yıllar oldu. Kolay değil 45 yılımız beraberdi. Ne yazık ki hastalığından dolayı kaybettik. Çok iyi bir insandı, eşti, babaydı, arkadaştı. Ama hayat sürprizlerle dolu, onu bizden ayırdı. Çok üzgünüz. Elimizden geldikçe anısını yaşatmak üzere hem burada hem mezarı başında onu unutmamaya, anmaya çalışıyoruz. Yokluğuna alışmak mümkün değil ama elimizden geldikçe kendimizi çoluk çocukla eş dost akrabalarla avutuyoruz."
Gülcan Eker`den sonra söz alan Niyazi Taşkan da yaptığı konuşmada özetle şöyle konuştu, "Bizleri bir araya topladıkları için, bizi örgütlü bir toplum haline getirmek konusunda yaptıkları çabalarından dolayı Odamızı kutluyorum. Tabi ki geçmişten günümüze -Odamızın örgütlenmesinde 60`lı yıllardan sonra özellikle 70`li yıllara girerken-, Oda`nın artık devrimci bir anlayışla örgütlendiği, bu örgütlenmenin giderek daha da sağlamlaşarak devam ettiği bugün de mensuplarına Oda için hizmet yapmış arkadaşlarına sahip çıkan bu devrimci mücadeleyi, örgütlü bir şekilde daha ileriye götüren Odamıza teşekkür ediyoruz. Bugüne gelişimizde geçmişten 60`lı yıllardan sonra Halil Eker gibi o kuşaktan olan bir çok arkadaşımızın hizmetleri vardır. Odamız bugün güçlüyse bu hale gelmişse onların hizmetleri büyüktür. Fakat yönetimimiz de bunu daha ileri götürmek Oda`ya sahip çıkmak örgütlülüğünü daha pekiştirmek konusunda hizmet vermektedir ayrıca bunu da takdir ediyoruz."
Halil Eker`in yaşamından karelerden oluşan sunumun ardından panele geçildi. Panelin yöneticiliğini EMO Ankara Şubesi`nden Arif Künar yaptı. Künar, "Serhat Özyar ile bizim okuldan beri 80`den beri dostluğumuz vardı. Ailecek görüşüyorduk. İki güzel insandı sevgiyle saygı ile anıyorum. Ciddi emekleri oldu güzel şeyler paylaştık"dedi.
Panelde ilk olarak EMO Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Ramazan Pektaş konuştu.
"Santral nesilleriyle insan nesli savaş halinde"
Türkiye`de nükleer santral konusunun 40 yıldır tartışıldığını, TMMOB`nin ve EMO`nun odağında insan olan anlayışı sürekli dile getirdiğini vurgulayan Pektaş şunları söyledi; "Üzülerek görüyoruz ki bugün söylenenler anlaşılmamış ya da anlaşılmamak istenmemiş ki nükleer santraller konusunda demagojik söylemlerle tartışılmaya çalışılıyor. Birkaç yıl önce Sağlık Bakanı sigaranın nükleerden daha tehlikeli olduğunu söylemişti. Başbakan, Çevre Bakanı, Enerji Bakanı nükleer santral konusunda haklı oldukları yönünde toplumu ikna etmeye çalışıyorlar. Bu anlayışın üniversite sınavına giren çocukların emeklerini yok sayan bir çalışmayı bile görmezden gelip hemen ikna oluvermeleri konusunda ben kendilerine karşı güvenimi kaybettim, suçsa da bu suçu işliyorum. Ben onların doğru söylediklerine inanmıyorum. Ben gönül rahatlığıyla suçumu işledim. Enerji Bakanlığı önünde açıklama yapmıştık ora da söylemiştik Fukuşima nükleer santrali konusunda ‘korkulan oldu` dediler ben de oradaki açıklamamızda ‘beklenen` oldu demiştim. Gerçekten beklenen oldu. Nükleer konusunda geçmişte büyük çapta iki kaza olmuştu. Küçük olanları saymıyoruz bile. Çernobil için geri teknoloji ondan kaza oldu dediler. Fukuşima 1`de kaza oldu. Dünyada 442 eksi 1 santral var (Fukuşima`yı saymıyoruz artık). Bu santraların nesilleri ne olursa olsun, santral nesilleriyle insan nesli şu an için savaş halinde. Bir taraftan her biri öve öve yere göğe sığdırılamayan nükleer santraller var. 2005 yılında Kobe`de yaşanan depremden sonra oradaki 2 santralde problem olmuştu. Bir tanesi ciddi sıkıntılar yaratmıştı ama bunu tüm dünyadan sakladılar. O zamanlar Dünya Atom Enerjisi Kurumu rapor edilmesi gereken kazaların rapor edilmemesi nedeniyle Japon hükümetiyle yaşanan problemleri dile getirmişti.Fukuşima`daki arızanın büyük olduğu saklanamayacağı ortaya çıkınca kamuoyuna açıklanmak zorunda kaldılar. Dünyada nükleer teknolojiye sahip olan, bu teknolojiye sahip olduğu için her fırsatta övünen Japonlar bile sonuçta nükleer santral kazası yaşadılar. 1945`te ABD Hiroşima ve Nagazaki`ye bomba atmıştı. Bu düşman saldırısıydı ama bu kez Japonlar kendi ayağına sıktı. Şu an 20 km çaplı bir alan boşaltıldı, uzun yıllar orada tarım yapılamayacağı yaşamın riskli olduğu dile getiriliyor. 20 kim ile 30 km arasında kalan 10 km`lik alanın genişletilme tartışmaları sürüyor. Dünyanın önemli bir kısmı bu konuyu gündeme almış, orada sadece 20 km çaplı bir alanı değil Japonya`ya komşu olan ülkeler de sıkıntıda, Çinlılar marketlere koşup tuz aldılar. Radyasyonun, Rusya`yı etkileyebileceği, rüzgârların yönüne göre Okyanus`u aşıp ABD ve Kanada`yı etkileyebileceği söyleniyor. Bizim medyamızda bunlar önemli bir yer tutmuyor. Okuduğumuz kadarıyla Rusya, Japonya`da deniz ürünü alımını kesmiş."
"Türkiye`nin rüzgâr ve güneş potansiyeli var"
Türkiye`nin rüzgâr, güneş, jeotermal potansiyeli olduğunu, doğal ve kültürel mirasa zarar vermeden kullanabilecek kaynakların bulunduğunu kaydeden Pektaş sözlerini şöyle sürdürdü, " Türkiye`de nehir tipi HES`ler konusunda ciddi doğal tahribat yaşanıyor. Nehir tipi olmayan HES`lerin birincil kaynak olarak kullanılabileceğini biliyoruz. Ülkemizdeki siyasiler hem pahalı hem kirli hem de dışa bağımlı kaynakları servise almışlardır. Elektrik üretimimizin yarısı doğalgazdan yarısı diğer kaynaklardan. Doğalgazdan dolayı ürettiğiniz elektriğin yarısı dışa bağımlı, sıvı yakıtları da sayarsanız bağımlılık yüzde 60`ı geçiyor. Bunun çok tehlikeli elektrik üretim politikası olduğunu düşünüyoruz. Odağında insan olan kendi kaynaklarımızın değerlendirildiği enerji politikasının izlenmesi gerektiğini, ucuz, erişilebilir kaliteli enerjinin sunulmasının yollarının yaratılması gerektiğini düşünüyoruz."
"Çaydaki radyasyon oranını açıklamamamız için baskı yaptılar"
26 Nisan 1986 yılında Çernobil`de meydana gelen nükleer santral kazasının hemen ardından özellikle Karadeniz Bölgesi`ne gelen radyasyon yüklü bulutların yağmurun da etkisiyle çay yapraklarına etki etmesi ardından o dönemde çaylarda araştırma yapan ve yoğun radyasyon bulunduğunu gören Prof. Dr. İnci Gökmen, YÖK tarafından kendilerine bir yazı gönderildiğini ve bu konularda araştırma yapılmamasını, yapıldı ise kamuoyuna açıklanmaması tehdidinde bulunulduğunu söyledi.
Çernobil nükleer santral kazasının etkilerini yakından izleyen Prof. Dr. İnci Gökmen şöyle konuştu, "Bugün ben önüne Çernobil`i getireceğim. Hiroşima ve Nagazaki`de şişenin cini o zaman çıktı ve o gün bu gündür bir türlü içine girmiyor. Orada yüz binlerce insan öldü. Hiroşima ve Nagazaki insanlık tarihi için acı bir şey. Çernobil için söylenen Hiroşima ve Nagazaki`nin 200 katı kadar radyasyonun yayıldığı yönünde. Fukuşima daha kaynayan bir şey, Fukuşima için ne denilecek şimdiden kestirmek zor. Ümit ederim bu tehdit bir an önce durur. Araştırmalar gösteriyor ki tüm dünyada nükleer santrallerde her 10 sene içinde 8-10 kaza olmuş. Biz üç tanesini biliyoruz ama çekirdek erimesi, kısmi çekirdek erimesi epey gibi tüm dünyada epey bir kaza yaşandı. Nükleer santraller iddia edildiği gibi temiz bir şey değil. Çernobil`in 25. yıldönümü yaklaşıyor, 26 Nisan 1986`da bu kaza olmuştu. Çernobil`de reaktörün gücü çok düşükken oradaki operatörler deney yapmaya çalışıyorlar. Deneyi yaparken de bütün emniyet çubukları devre bırakılmış, güç seviyesinin yükseldiğini fark ettiklerinde durdurmaya çalışıyorlar ama başaramıyorlar. Bir patlama ile reaktörün çekirdeği eriyor. Çekirdek nedir, zenginleştirilmiş uranyum. Reaktörlerde şu da oluyor, başta koyduğunuz yakıt kullanıldığı süre içinde çok daha radyoaktif hale geliyor. Çıkan bulutlar öncelikle Kuzey Avrupa ülkelerine gidiyor. İsveç kendinde bir kaza olduğunu sanıyor, kendi reaktörlerine bakıyorlar bir sorun yok. Bakıyorlar ki o zaman radyasyon yüklü bulutlar Sovyetler Birliği`nden geliyor. Bazı kazalar uzunca süre hasır altı da ediliyor. Çıkan yangını söndürmeye çalışıyorlar. Yangın 10 gün kadar sürüyor değişik patlamalarla etrafa radyoaktiviteler saçılıyor. Reaktörde yaşayanların yaşadığı kasabada insanların boşaltılması kararı veriliyor. Fukuşima`da olduğu gibi, 200 bin kişi boşaltıldı, burada 110-130 bin insan boşaltılıyor. Aksi taktirde çok büyük risk içeriyor. Bir yandan sivil halk boşaltılırken kazanın etkisi azaltmak için yüz binler seferber ediliyor. Toplamda bu sayı 600 bin bazı kayıtlara göre 800 bin kişiye kadar çıkıyor. Bunlar gerçekten kahraman insanlar. Bunlardan ilk aşamada 30 kadarı ölüyor. Radyasyonun bir sağlık etkisi ölümcü etkisi var doza bağlı olarak. Radyasyonun etkisinde doz çok önemli. Bir başka etkisi de kanser. Bugün hâlâ değişik kaynaklarda kanserden ölenlerin, kanser riski olanların sayısın o kadar değişiyor ki. 4 bin 9 bin, 10 bin deniliyor.
Bize ilk gelen bulut 30 Nisan tarihinde. Ama ondan sonra 2 Mayıs ve 10 Mayıs civarında bulut geliyor. Bulut gelince ne oldu? İlk önce Trakya`ya geldi. Orada çeşitli duyurular yapılmış hayvanları dışarıda otlatmayın diye. İlk gelen İyot 131 geliyor. Radyoaktivitede yarım ömür çok önemlidir, yarı ömür 8 gündür. Bolca iyot saçıldı. Bu yüzden Çernobil civarında en çok tiroit kanseri vakası görülüyor. O iyot tiroidi ışınlıyor, etkisi çok daha fazla oluyor.
O dönemin Atom Enerjisi Kurumu Başkanı övünerek şunu diyordu, ‘biz sütleri içirmedik ama döktürmedik de peynir yaptırdık.` Sadece iyot değildi gelen izotoplar. Sezyumun iki izotopu o tarihte biliyordu. Sütte stronsiyum vardı, o göz ardı edildi. O tarihte üretilen peynirler tüketildi. Mayıs ayında gelen bulut Karadeniz Bölgesi`ni etkiledi. İki ürünü çok etkiledi. Fındık ve çay. Fındık çaya göre daha şanslıydı. Yağmurlarla buluttaki radyoaktivite yere indi. Hem çevreden ışıyarak hem çay toplayanları, çay içenleri –çay yapraklı bitki olduğu için üzerine indi- toplatılıp kurutulup piyasaya sürülünce çayda çok büyük radyoaktivite çıktı. 1986 yılındayız çok açık konuşamıyorsunuz. Ağustos ayında YÖK`ten üniversitelere yazı gitti ‘bu konuda çalışma yapmayın yaparsanız da açıklamayın` diye yasak konuldu. Pek çok öğretim üyesi yaptığı çalışmaları kamuoyu ile paylaşamadı. Bu üniversite özerkliği konusunda ibret vericidir. Çayla ilgili haberleri basından duyduk. Bizim çaylar yurt dışına gitmiş orada radyoaktivite içerdiği için geri yollanmış. Bolca çay numunesi ölçtük. Türkiye`de her yaştan herkes çay içer. Onu rapor haline getirdik. Ölçtüğümüz numunelerde kg`da 10 bin bekerel düzeyinde aktivite bulduk. Atom Enerjisi raporlarında bu çok daha yüksek. 89 bine kadar çıkan değerler varmış kg`da. Depolarda epey de temiz çay var. Temiz çay ile kirli çayı harman edip piyasaya sunmuşlar. Yazdıklarımızı açıklayamıyoruz ya, rektörlüğe rapor halinde verdik. Çayı bir kere demlemeden önce çalkaladığınızda aktivitenin yarısından kurtuluyorsunuz, sezyum suda çözülüyor. Atom Enerjisi Kurumu Başkanı bizim kötü niyetli olduğumuzu işten atılmamızı istedi. Çaylar Türkiye`de içildi. Belli şeyden sonra çaylar imha edildi. İmha yolu çok onaylanmayacak şekilde oldu, gömüldü. Gömülen çayların bir kısmı satıldı. Nükleer santral denince çok geriliyorum. Çernobil Türkiye`de değil, bizde olan kaza değil. Genç arkadaşlar hatırlamaz bizim yöneticilerimiz Bakanlarımız, Başbakanımız orada çay içiyorlardı. Bize de çok kızıyorlardı. Çaydan gelecek paralara engel oluyoruz diye. Halbuki temiz çay içiyorlardı. O tarihte Cumhurbaşkanı`nın çayları ölçülmek üzere geldi. Kendileri temiz çayları içiyordu. Atom Enerjisi Kurumu Başkanı diyordu ki ‘benim halkım sayılardan ne anlar?` Radyasyonun bir başka etkisi hamilelikte riskli, sakat doğumlar olabiliyor. Bazıları bunların dile getirilmesinden hoşnut kalmadılar. Sadece çay içtiği için insanların yaklaşık 600-700 kişinin kanser riski olduğunu gösterdik. O çaylar içilmezse şu an toplumda bu kadar kişinin kanser olmasını önleyeceksiniz, hatta yıkansa da içilse yarı yarıya tehdit azılacak. Bu tür önlemler bile halka duyurulmadı. Karadeniz`e gidin herkes ‘benim ailemde şu kadar insan kanserden öldü` diyor. Bu ölümlerin hepsini Çernobil`den olduğunu söylemek zor ama radyasyon önemli kanser etkeni olabiliyor. Kaynağı bizde olmayan bir kazada bile ele alınışı böyle oldu."
Dr. Derman BOZTOK (Ankara Tabip Odası Onur Kurulu Üyesi, NÜSED Genel Sekreteri, Tüketici Hakları Derneği Onur ve Disip. K. Üyesi)
"Çernobil`in gerçek etki düzeyini bilmiyoruz"
Panelde söz alan Dr. Derman Boztok, şu an bile Çernobil nükleer santral kazasından sonra gerçek etki düzeyin bilinmediğini belirterek bu kazanın 9 milyon kişiyi olumsuz yönde etkilediğini, 900 bin ile 1 milyon 800 bin kişinin öldüğünü 400 bin kişinin yerlerinden göç ettiğini söyledi.
Radyasyonun yanı sıra: yoksulluk, sağlıksız yaşam, ruhsal sorunlar yaşandığına dikkat çeken Boztok Radyoaktif Partiküllerin Giriş Yolları ve Hedef Organları şu şekilde açıkladı;
| İzotop | Etki Yolu | Hedef Organlar | Yarılanma Ömrü |
| İyot-131 | Yutma | Tiroid | 8 gün |
| Rutenyum-103 | Dış, soluma | Bütün vücut, akciğerler | 39,4 g |
| Rutenyum-106 | Soluma, yutma | Akciğerler, GİS | 368 g |
| Stronsiyum-90 | Yutma | Kemik yüzeyleri ve iliği | 28,8 yıl |
| Sezyum-137 | Yutma | Kemik yüzeyleri | 30 yıl |
| Plutonyum-239 | Soluma | Akciğerler, kemik yüzeyleri | 24 100 yıl |
Çernobil felaketinin sağlığa etkilerine de değinen Boztok şöyle konuştu; "Özellikle santral temizleyicileri, felaket bölgesinden boşaltılan kişiler ve radyasyona maruz kalanların çocukları etkilendi.Felaketten sonra on yıl içinde bütün hastalıklarda kar topu etkisiyle artış görüldü. Bütün vücut ve organlarda bedensel bozukluklar görülmeye başlandı, bağışıklık sisteminde zayıflama yaşandı, ciddi kalp-damar hastalıklarından erken ölümler (kalp krizi ve felçler) görülmeye başlandı, süreğen barsak hastalıkları. tiroid ve pankreas bezinin süreğen hastalıkları, sinir ve ruh sağlığı bozuklukları, ölü doğum ve bebek ölümlerinde artış, doğuştan olma bozukluklar, kanserler, kısırlık görüldü. Bütün Avrupa`da Çernobil`e bağlık kanserler şöyle sıralanabilir:
Tiroid
Lösemi
Meme kanseri
(Yine özellikle çocuklarda) beyin tümörleri
Genetik bozukluklar (kuşaktan kuşağa geometrik artan genomik istikrarsızlıklar)
Yaşlanmanın hızlanması (beyin, göz damarlarında yaşlanmaya bağlı katarakt, görme bozuklukları, zihinsel yeteneklerde azalma)
Çernobil özellikle çocukları etkiledi. 6500 çocuk tiroid kanserine yakalandı. 1 yaşın altındaki çocuklarda radyasyona bağlı kanser riski yetişkinlerin 3-4 katı. Anne karnındaki fetusler en fazla etkilenenleri oluşturuyor.
Nükleer santrallar kaza olmadan da zararlı
Almanya`da ulusal düzeyde yapılan bir araştırmaya göre:
5 km uzaklıkta yaşayan 5-yaş altı çocuklarda lösemi iki kat fazla
50 km den fazla uzaklıkta artmış risk
Atıklar:Plutonyum-239 yarılanma ömrü 24 400 yıl, milyonlarca yıl kuşakları tehdit ediyor."
Türkiye`deki 90 adet NATO nükleer bombası bulunduğuna dikkat çeken Derman Boztok, "Bizim hedefimiz: Nükleersiz, demokratik, özgür Türkiye" Diyerek konuşmasını bitirdi.
"2. Dünya Savaşı öncesi çıkartılan bir yasa ile HES`ler için kamulaştırılma yapılıyor"
Panelde daha sonra söz alan Avukat Mehmet Horuş, 2. Dünya Savaşı öncesi çıkartılan ve savaş durumunda vatandaşların gayrimenkullerinin acele olarak kamulaştırılmasını öngören bir yasaya dayandırılarak bugün HES`lerin kurulduğunu bu konuda dava açtıklarını söyledi.
Horuş şöyle konuştu; "1939 yılında 2. Dünya Savaşı arifesinde çıkartılmış bir kanun var; ‘Milli Müdafaa Mükellefiyetleri Hakkında Kanun`, ülke savaşa girdiğinde askeri bir takım tedbirler nedeniyle hükümetten talep edildiğinde yurttaşlara ait taşınmazlara normal kamulaştırma prosedürü ile zaman kaybetmeksizin doğrudan el koyma yetkisi veren bir yasa. Acele kamulaştırma. Asker istediğinde Hükümet gidip kendi tespit ettiği bedelden oraya el koyuyor. Gerekçe olarak da savaş koşullarında zaman kaybetmemek gösteriliyor. Şu an hem HES`lerde bu uygulanıyor. Muhtemel ki Akkuyu`da bu yöntem hızla devreye girecek. Çünkü aceleleri var. Amasya Taşova`daki HES`te, Elazığ Karakoçan HES`te de Hasankeyf`te bu madde uygulanıyor. EPDK şu anda bu yetkiyi kullanıyor. Bakanlar Kurulu 2004 yılında bu yetkiyi EPDK`ya devretti. EPDK lisans verdikten sonra kamu yararı kararı aldığı için, şirketler 2. Dünya Savaşı öncesinde ve ancak savaş halinde hükümete tanına yetkiye dayanarak buraları kamulaştırıp HES kuruyorlar. Şu an hükümete bile danışma gereği duymadan EPDK aracılığıyla Türkiye`nin her tarafından savaş şeklinde adı konulmamış bir işgal var. Bunun davası 2 gün önce açtık Sermaye bu işi adını koyarak yapıyor. Bu ülkeye kültüre coğrafyaya karşı adı konulmamış bir savaş var. Bunun odağında bence nükleer var.
"Uluslararası yasalara karşı Anayasa Mahkemesi`nde dava açılamıyor"
Mehmet Horuş konuşmasını şöyle sürdürdü; " Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti arasında Türkiye Cumhuriyeti`nde Akkuyu sahasında bir nükleer güç santralinin tesisine ve işletimine dair işbirliğine ilişkin anlaşmanın onaylanmasının uygun bulunduğuna" dair kanun. Adı uzun ama kanunda bundan başka bir şey yok. Parlamentoda kabul edilmeden birkaç ay önce Başbakan Rusya gezisinden dönerken bu konuda da ‘arkadaşlarım aleyhine dava açılamayacak formül üzerine çalışıyor` demişti. Anayasa`nın 90. maddesine göre uluslararası anlaşmaların bunların Anayasa`ya aykırılığına yönelik Anayasa Mahkemesi`ne iptal davası açılamıyor. Bunla ilgili yasa tüzük yönetmelik gibi düzenlemelere gidilseydi yargı yoluyla iptal edileceğinden böyle bir formül buldular. Uluslararası anlaşma metnine göre son derece detaylı, oradaki ihale sürecinden işletme aşamasına bir takım kalemlere, inşaatla ilgili bir takım teknik ayrıntılara kadar, yönetmelikle düzenlenmesi gereken bir konu maalesef uluslar arası anlaşma ile kurulmaya çalışılıyor. Bunun aleyhine temel bir yargı yolu görünmüyor. Belki de nükleer felaket Türkiye`de ilk olarak hukuk alanında tahribat yaratmaya başladı. Uygulayıcılar buradaki kastı açıkça dile getirdiler. Bergama`da 20. yılını geride bırakmış bir hareket, Türkiye`nin her tarafından görmeye alıştığımız yerel halkçı çevre mücadeleleriyle son derece kazanımlar var. Başbakan ve Enerji Bakanı konuşurken 20 yıllık süreçte elde edilen hukuksal kazançlarla üstü kapalı polemik de yapıyorlar. Tüp meselesi risk meselesi çok temel tartışma. Çevre Hukuku`nda ‘risk ilkesi` denilen bir ilke vardır. Klasik trafik kazasında bilirkişi gider kusur araştırması yapar ve kusurun kimde olduğu ispatlanır. Çevre ile ilgili konu olduğunda doğanın yaşamın insan hayatının telafisi imkansız zararlara yol açması nedeniyle risk ilkesi geçerlidir. Siz mutlaka zararı ispatlamak zorunda değilsinizdir risk ilkesi geçerlidir. Ovacık olası risk faktörüyle çalıştığı için orada siyanür kazası olmadığı halde risk yaratıyor. Aslında tüp örneği tam da bur risk meselesindeki mevcut hukuksal kazanımları bertaraf eden bir örnek. Diğeri nesil tartışması. Çevre hukukuna özgü bir şey, sadece bu kuşakların değil gelecek kuşakların da hakkını korur. Klasik kamu yararı dışında üstün kamu yararı ilke devreye girmekte. Kuşak tartışması nesil tartışması üzerinden de yürütülüyor. Orada da bu ihtiyat ilkesinin ihlali söz konusu. Dünyada şu anda ekolojik krizin yol açtığı felaketlerden dolayı klasik modern hukukun tartışıldığı kavramlar konuşuluyor. Avustralya`daki bir mahkeme Hindistan mahkemesinin aldığı kararı referans gösterebiliyor. Paris Asliye Ceza Mahkemesi`nin iki yıl önce verdiği bir karar var ekolojik zarar konuşuluyor. Bir ormanı kestiğinizde binlerce yılda oluşmuş eko sistemi yok ediyorsunuz. Bu kararlar pek çok ülkede hayata geçiriliyor. Mesela atmosferdeki 1 derecelik ısınmanın dünyada bir ülkede kasırgalara yol açtığı, burada sorumluluğu nasıl tesis edeceğiz diye tartışmalar sürüyor. Klasik egemenlik ve mülkiyetlik ilişkilerin sorgulandığı bir döneme girildi. Ülkemizde büyük çabalarla elde edilen kazanımların yok edileceği serüvene doğru sürükleniyoruz.
Nükleer meselesi Türkiye`deki tüm çevre davaları açısından en konsantre başlığa dönüşmüş durumda. Geçtiğimiz hafta kirli yatırımlarla ünlenmiş iktidara yakın sermaye grupları ortak açıklama yaparak nükleeri desteklediler. Şu anda Akkuyu`da kurulması hedeflenen nükleer santralin ÇED`den muaf olduğu yönünde bir savunma var, yer lisansı ile orada işletme kurulmaya çalışılıyor. 1993 yılında Türkiye`de ÇED yönetmeliği çıkartıldı. ÇED`den muaf tutulmuştu. ÇED yönetmeliğinin geçici maddesinde bu tür yatırımlara muafiyet getiren hüküm geçtiğimiz günlerde Danıştay tarafından iptal edildi. Şu an oraya ÇED yapmak zorundalar. Diğeri Mersin-Karaman 1/100 bin ölçekli çevre düzeni planı ile ilgili. Şehir Plancıları Odası`nın davası var. Plânın tamamına ilişkin bir dava. O planda şu anda nükleer santralin kurulduğu alan geniş bir sanayi alanı olarak işaretlenmişti. 24 Mart`ta plan tadilatı yapılarak nükleer santral alanı olarak değiştirildi. Şu anda askıda. Bu askıya herkes itiraz edebilir. İmar plânı açısından bir değişiklik var, muhtemel ki elimizdeki en ciddi halka."
"Sermaye dünyanın en hareketli fay hattına nükleer santral kurmak istiyor"
Panelde son olara Nükleer Karşıtı Platform (NKP) adına Çetin Kurtoğlu konuştu. Kurtoğlu şunları söyledi, "Hayatın neresinde olursak olalım hayata tutunabilmemiz için felsefemizin ideolojimizin olması lazım. İnsanım ve insan kimliğimle TMMOB içinde ve KESK içinde verdiğimiz mücadelede öne çıkartmaya çalıştığımız temel felsefemiz insan odaklı bir mücadeledir ki bunun kendisi hayata güzelliğe dostluğa yoldaşlığa dairdir. İnsan yüreğinde sevgimizi hiç eksik etmeyeceğimiz bir ideolojinin karşılık geldiğini düşündüğüm için buna vurgu yapmak istiyorum.Nükleer karşıtı mücadelede ideolojinin, anti kapitalist yaklaşıma karşılık sınıfsız sınırsız dünyaya karşılık geldiğini sizlerle paylaşmak istiyorum. İnsanlığın kurtuluşunun böyle bir ideolojiden geçtiğine inanıyorum. Yüreğinde birazcık insan sevgisi taşıyan herkesi anti kapitalist olmasına gerek yok. Gezegenimizin insanlık soyunun tehdit altında olduğu böyle yok edici enerji kaynağına karşı durmak insanlık sorumluluğudur.
90`lı yılların ilk çeyreğinden sonra nükleer karşıtı mücadele o zamanki güçlü iktidar döneminde de toplumun gündemine gelmişti. Güçlü anti nükleer mücadele yürütüldüğünün tanığıyım. Yürütülen bu mücadele sonucunda nükleer lobilerin kendi arasındaki rekabetlerinden kaynaklanarak da 2000 yılların ilk çeyreğinde Ecevit Hükümeti nükleerle ilgili ihale sürecini iptal etmişti. Ancak 2000`li yılların son çeyreğinde AKP iktidarı ile birlikte yeniden gündemimize nükleer santraller oturdu. Ne Türkiye`de ne dünyanın hiçbir yerinde nükleer santral istemiyoruz derken burnumuzun dibinde Akkuyu ve Sinop`ta 10 civarında 100 milyar doların üzerinde projenin olduğuyla ilgili yaygın tartışmalar vardı.
Öyle bir coğrafyadayız ki güneyde Afrika ve Arabistan plakası, batı kısmında Avrupa plakası, ortada bildiğimiz Anadolu plakası, kuzey doğuda Asya plakası ile çevrili. Dünyanın en aktif fay hatlarındayız. Ecemiş fayı yeterince üzerinde araştırma yok ama yeni yapılan araştırmalarla hâlâ daha aktif olduğuna yönelik ciddi tespitleri var. Sermaye, dünyanın en aktif fay hatlarının birisinde geleceğimizi karartan enerji kaynağı ile flört ediyor.
TMMOB içinde bazı Odalar nükleer santrallere çekinik durmakta, sahip çıkma noktasına bile girebilmektedir. Biz bu mücadeleyi 90`lı yılların ilk yarısından sonra başlatıldığında, EMO`nun burada özel bir yeri var. KESK`in içinde bir iki sendika var. Enerji Yapı Yol Sen`in de özel bir yeri var. O günden bu güne kadar ağırlıklı olarak bu örgütler bu işin merkezinde olageldiler. TMMOB içinde ya da NKP içinde nükleer saçılımın ne kadar büyük coğrafyayı etkilediğini anlatmakta zorlanıyoruz. Bu nasıl aşılabilir bununla ilgili mücadele etmek zor. İçinde bulduğumuz konjonktür insanları çok ikna etmek açısından mümkün değil. Buradan herkesi 24 Nisan`da Çernobil`in 25. yılı nedeniyle İstanbul`da düzenlenecek mitinge destek olmaya çağırıyorum" dedi.Panel,izleyicilerin sorduğu soruların panelistler tarafından yanıtlanması ile sona erdi.