Enerji açmazı hiç bu kadar bariz olmamıştı. Küresel ekonomik krizin hemen öncesinde dalgalanmaya başlayan petrol fiyatları, enerjiye aç gelişmekte olan ekonomilerin gözlerini nükleer enerjiye çevirmesini sağlamıştı. 2011‘in ilk günlerinde Mısır ve Libya‘da başlayan isyan dalga sıyla yükselen petrol fiyatları, kimilerine korkunç görünen nükleer santralleri, biraz daha sempatikleştirmişti sanki. Fakat Japonyadaki tarihi deprem her şeyi değiştirdi. Kuzey Amerika ve Doğu Asya şimdi bir nükleer felaketle karşı karşıya.
11 Mart‘taki depremde hasar gören Fukuşima Nükleer Sanlrali‘nde bir hafta içinde üç büyük patlama oldu ve radyasyon sızıntısı, santral çevresindeki yaşamı tehdit eden seviyelere yükseldi. Herkesin en büyük korkusu, reaktörlerin çekirdeğinin zarar görmesi ve sonuçta kıtalararası çapta bir radyasyon tehlikesinin ortaya çakması.
Daha şimdiden Fukushima santralinde ki radyasyon seviyesi, tehlike sınırının kat be kat üzerinde. Santrali işleten Tepco şirketine göre, tesis çevresinde bir saat duran bir kişi, yıllık izin verilen miktarın sekiz kari kadar radyasyona maruz kalıyor. Santral‘in 30 kilometre yakınında bulunan yerleşim birimlerindeki yaklaşık 180 bin kişi tahliye edildi; ancak 250 kilometre uzaktaki başkent Tokyo‘da bile, radyasyon seviyesinde, tehlikeli seviyenin şimdilik çok altında kalsa da yükseliş kaydediliyor. Amerika Birleşik Devletleri, sahilden 160 kilometre uzakta bulunan bir uçak gemisini radyasyon seviyesindeki yükseliş nedeniyle geri çekti.
Uzmanlara göre ortada çok çarpıcı bir tablo var. Dünyanın en büyük nükleer santrallerinden biri olan Fukushima Daiichi‘deki tüm güvenlik önlemleri 9.0 şiddetindeki deprem karşısında yetersiz kaldı. Dünyanın en yüksek güvenlik standartlarının uygulandığı yapılar olan nükleer santrallerde, her şeyin yeniden ele alınması gerektiği anlaşıldı. Standartların yeniden oluşturulması gerektiği ortaya çıktı. Bunun için de proje aşamasındaki santrallerin durumlarının yeniden değerlendirilmesi gerekiyor. Büyüyen ekonomisinin enerjiye olan açlığını imal kaynaklarla dindirmeye çalışan, bu nedenle giderek şişen petrol faturasını küçültmenin yolunu nükleer enerjide arayan Türkiye‘nin de bîr tercih yapması gerekebilir.
Türkiye, Japonya‘da şu anda üst üste patlamalarla sarsılan Fukushima‘daki gibi üçüncü nesil güvenlik standartlarına sahip bir nükleer santrali Ecemiş Fay Hattının 30 kilometre uzağındaki Akkuyu‘ya kuracak mı? Yoksa Fukushima‘da yaşanan tecrübelerle oluşturulacak dördüncü nesil güvenlik standartlarını bekleyip, aktif fay hatlarından daha uzak bir bölgeyi mi tercih edecek? "Japonya‘da çok olağandışı bir durum söz konusu. Bu şiddette bir dep reme karşı alındığı düşünülen önlemlerin ne kadar sınırlı kaldığı ortaya çıktı" diyor İstanbul merkezli Okan Üniversitesi‘nin Öğretim Üyesi ve Nükleer Enerji Uzmanı Tolga Yarman. "Bütün standartlar aşıldı. Akıllara hiç gelmeyen şeyler yaşandı."
Nükleer santral ile ilgili tartışmaların merkezinde güvenlik konusu yer alıyordu. Deprem, sel, yangın ve benzeri olası felaketlerin ya da insan hatalarının nükleer sızıntılara sebep olabileceğinden, 1986‘da yaşanan Çernobil kazasının da bunun bir ispatt olduğundan bahsediliyordu. Nükleer santrallere sıcak bakanlar ise özellikle güvenlik tartışmalarında,Japonya örneğini masaya sürüyordu. Dünyada en fazlasayıda ve en yüksek şiddette depremlere sahne olan bir bölgede yer alan Japonya, geçtiğimiz haftaya kadar 30‘a yakın nükleer santralinde ciddi bir felaket yaşamadan elektrik üretmişti. Petrole olan bağımlılığını azaltarak dünyanın en büyük ikinci ekonomisini yaratmış, rekabet gücünü de artırmıştı. "Bir zamanlar güvenlik endişelerini bastırmak için Japonya örnek gösterilerek nükleer santrallerin depreme dayanıklılığı anlatılırdı" diyor İstanbul Aydın Üniversitesi‘nden Prof. Dr. Hasan Saygın ve ekliyor: "Şimdi görüldü ki öyle değilmiş. Deprem bölgesinde santral olmazmış."
Önce Enerji Bakanı Taner Yıldız daha sonra da Başbakan Tayyip Erdoğan, proje aşamasındaki Akkuyu Nükleer Santrali‘nin inşasında bir ertelemenin söz konusu olup olmayacağına ilişkin sorulan çok net ifadelerle yanıtlıyor. Hem Erdoğan hem de Yıldız Türkiye‘nin Akkuyu ve Sinop‘a nükleer santral inşa etme kararlılığının sürdüğünü, planlamalarda herhangi bir değişiklik olmadığını vurguluyorlar.
Oysa Türkiye‘nin Mersin-Akkuyu projesinde ortak olarak seçtiği Rusya, Japonya‘da yaşananların ardından planlama aşamasındaki tüm nükleer santral projelerini yeniden gözden geçirme kararı aldı. Sinop santrali için ikili görüşmelerin yürütüldüğü Japonya ise Fukushima‘da neler olduğunu anlamaya hazırlanıyor. Almanya, kullanım sürelerini uzatma kararı aldığı eski nükleer santrallerinde üretimi durduracağını açıkladı. İsviçre Hükümeti güvenliğin ana öncelik olduğunu vurgulayarak ülkedeki nükleer santral planlarını askıya aldığını duyurdu. İsviçre‘de dört nükleer santral bulunuyor. Bu santrallerdeki toplam beş aktif reaktör, ülkenin elektrik enerjisi ihtiyacının yüzde 40‘ını karşılıyor. Ancak bazı nükleer santraller, ömürlerini tamamlamak üzere. Avrupa Birliği yetkilileri de geçen hafta olağanüstü toplantıda bir araya gelerek Avrupa‘daki nükleer santrallerin güvenliğini ele alacaklannı belirttiler.
Özellikle gelişmiş ülkelerde yeni nükleer santral projelerine ilişkin "bekle-gör" eğilimi artmaya başlamış gibi görünüyor. Benzer bir yaklaşım iki nükleer santral projesine yaklaşık 50 milyar dolar harcamayı planlayan Türkiye için de faydalı olabilir. "Üzerinde tartıştığımız nükleer projeler, elektrik ihtiyacımızın sadece yüzde 5‘lik bir bölümünü karşılayacak. Yüzde 5‘lik üretim için bu kadar risk almaya değer mi? En iyisi bekle-gör politikası izlemek" diyor Hasan Saygın. "Bekleyelim, dördüncü kuşak santraller gelsin."
Japonya‘daki depremin ardından yazdı bir açıklama yapan TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası ise Fukushima ile birlikte, nükleer santral savunucularının en önemli dayanağının ortadan kalktığını vurguluyor. "Sağlam bir inşaat ve güvenlik kriterlerine uyulması durumunda nükleer santrallerin güvenli olduğu iddialarının gerçekleri yansıtmadığı ne yazık ki bu acı olayla bir kez daha gözler önüne serildi" deniyor Oda‘nın kısa açıklamasında.
Fukushima felaketinin bilançosu henüz belli değil. Yaratacağı etki, binlerce kişinin hayatını kaybetmesine neden olan deprem ve tsunaminin üstüne çıkabilir. Buna karşın hiçbir ülke nükleer santral planlarından vazgeçtiğini açıklamadı. İngiltere‘de yayımlanan The Times gazetesi, yaşananlara rağmen nükleer teknolojinin hâlâ en güvenilir enerji teknolojilerinden biri olduğunu belirtti. The Daily Telegraph gazetesi ise petrol fiyatlarının yarattığı tedirginliğe dikkat çekerek nükleer teknolojiden vazgeçmenin pek kolay olmayacağını vurguladı.
Gerçekten de nükleer teknolojinin özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından anlamı büyük. Şu anda 30 ülkede 440 reaktör enerji üretiyor. Üretilen enerji, dünya elektrik üretiminin yüzde 15‘ini oluşturuyor. Uluslararası Enerji Ajansı‘nın 2008 yılına ilişkin verilerine göre, sadece 16 ülke, toplam elektrik üretiminin yüzde 25‘inden fazlasını nükleer santrallerden sağlıyor. En fazla santral, ABD‘de faaliyet gösteriyor, Almanya, Japonya ve Fransa gibi gelişmiş ülkelerde de çok sayıda santral var. Çin, Hindistan gibi gelişmekte olan, ancak yeterli enerjisi olmayan ülkeler de hızla nükleere yöneliyor. Hatta Rusya, Kazakistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi önemli petrol ihracatçıları bile yeni nükleer santraller kurmayı planlıyor. Fakat Japonya‘daki 9.0 büyüklüğündeki depremin ardından yaşanmakta olan nükleer felaketin, Akkuyu‘da ya da dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleştirilmek istenen nükleer santral projeleri için büyük bir uyarı olduğu kesin. Ancak bu uyarıyı çeşitli şekillerde algılamak mümkün. Acaba Fukushima felaketi, nükleer santrallerin tabutuna çakılan son çivi miydi yoksa yeni güvenlik standartlarının oluşturulması için yaşanmış çok önemli ama aynı oranda acı bir tecrübe mi?
(Bloomberg Businessweek Türkiye; 20.03.2011)