Dünyanın gözü kulağı, korkunç bir deprem ve tsunamiyle sarsılan Japonya‘da, Televizyonlardan takip ediyoruz olanları. Artık kendi felaketini canlı canlı izleyen bir kuşağız. Deprem anındaki görüntüler düşüyor önce ekrana. Dev gökdelenler ağaç gibi sallanıyor, insanlar içinde bulundukları binaların güvenilirliğine inandıkları için sadece dengede durmaya çalışıyor, öğrenciler başlarına geçirdikleri özel deprem kasklarıyla sıraların altında sarsıntının geçmesini bekliyor. Türkiyeli çocukların sıra altına girme gibi bir seçeneği yok, çünkü onlar binanın çökme ihtimaline göre hareket etmek zorunda. O yüzden sıraların yanına yatmaları gerektiği söyleniyor. Hayat üçgeni oluşturabilmek için...Japonya, depreme dayanıklı inşaat teknolojisinde şüpheye yer bırakmayacak şekilde ileri. 1995‘te yaşadıkları Kobe depreminden de ders alarak, erken uyarı sistemini kurmuşlar. Sistem sayesinde deprem 15 saniye önce tespit edilip, elektrik ve gaz şalterlerinin otomatik olarak inmesini sağlıyor. Böylece can kaybını arttıracak büyük patlama ve yangınların önüne geçilmiş oluyor. Yaşanan can kayıplarının depremden çok, önünde insan işi hiçbir şeyin duramayacağı söylenen dev tsunami dalgaları yüzünden gerçekleşmiş olması da doğanın her zaman insan karşısında galip geleceğinin kanıtı gibi.
Bir de işin doğaya kalmadığı, insanın ipini kendi çektiği durumlar var. Misal, nükleer santrallar. Japonya deprem ve tsunaminin neden olduğu kaybın kat kat fazlasına yol açabilecek nükleer bir faciayla burun buruna. Tsunaminin ardından ülkedeki nükleer santrallarda başlayan sızıntı, sadece Japonya‘da değil dünyada da tartışmalara neden oldu. Avrupa‘da nükleer karşıtlığının en güçlü olduğu Almanya, 80 öncesinde yapılan santralların kullanım süresini uzatan kararı askıya alırken, faaliyette bulunan santrallardan 7‘sini güvenlik taraması için kapattı. Bu noktada Almanya‘nın bir deprem ülkesi olmadığını da hatırlatalım. İsviçre ve İngiltere de nükleer projelerini durdurduğunu açıklarken, Çernobil sonrasında yapılan referandumla 4 santralın kapatıldığı italya‘da halk herhalde ne kadar doğru bir karar vermiş olduğunu düşünüyordur. Japonya‘daki nükleer tehlikenin ardından tüm dünyada nükleer enerji sorgulanırken ve hükümetler, doğaya zarar vermeden enerji üretilmesini isteyenlerin hedefindeyken, Türkiye yüreği nükleer aşkıyla çarpa çarpa Mersin Akkuyu‘ya santral yapacak olanlar el sıkışıyor.
Bilim insanları, Akkuyu‘nun büyük depremler üretebilecek faylara yakın olduğunu söylüyor. Elektrik Mühendisleri Odası da, santralın 1976 yılında verilmiş olan yer lisansına dayandırılarak yapılmak istendiğini, oysa lisans kapsamında de ğerlendirilecek olan konuların başında, seçilen yerin deprem, sel baskını, fırtına gibi doğal olaylara ilişkin bilgilerin yer almak zorunda olduğuna dikkat çekiyor, ihalesiz bir şekilde yapımı Rus ya‘ya teslim edilen VVER 1200 tipi reaktörlerin, henüz işletimde olan bir modelinin bulunmaması da Türkiye‘nin deneme tahtası olarak kullanılacağı endişesini arttırıyor. Bir deprem ülkesi olan Türkiye‘de üstelik de yakınından aktif bir fay geçen alana nükleer santral yapmanın tehlikesi ortadayken sorun bununla da sınırlı değil. Bilim insanları, nükleer reaktörlerin bulunduğu çevreye ciddi ve geri dönüşü olmayan zararlar verdiği konusunda uyarıyor. Ayrıca, nükleer santralların doğal afetler dışında, çalışanların ihmali gibi durumlarda da facialara neden olabilecek saatli bir bomba gibi bekliyor olacağı, daha önce Çernobil‘le deneyimlenmiş bir gerçek. Rusya‘da yaşanan kaza sonrası radyoaktif serpinti çok geniş bir alana yayılmış ve bundan etkilenen ülkelerin başında da Türkiye gelmişti, ilerleyen yıllarda Karadeniz‘deki kanser vakalarında dikkat çekici bir artış gözlenmişti. Nükleer santrallar sadece bulundukları ülkeyi değil çevrelerindeki ülkelere de geri dönüşü olmayan zararlar veriyor. Dolayısıyla bu yolla enerji üretimi dünyanın ve hiç durmadan tüketen ve bu yüzden artan enerji ihtiyacını, içinde hayat bulduğu dünyayı acımasızca kirleterek sağlamaya çalışan insanın ortak sorunu. Temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelinmediğ taktirde, işi doğaya bırakmadan, kendi ipimizi kenimiz çekmeye devam edeceğiz.
(Birgün; 18.03.2011)