İnsanoğlunun var oluşundan bu yana enerji giderek önemini artıran ve günlük yaşam içerisinde temel bir yer tutan kamu hizmeti haline dönüşmüştür. Doğadaki enerji kaynaklarının çıkarılmasından şehirlerde kullanıma sunulmasına uzanan ağ içerisinde yürütülen faaliyetler, enerji üretim sorunlarına çevresel sorunların da eklenmesine yol açmıştır. İçinde bulunduğumuz yüzyıl temiz enerji kaynakları ve enerji verimliliğinin öne çıktığı, enerji üretiminin çevreye verdiği zararı engellemeye yönelik teknolojik araştırmaların başat bir hale geldiği dönem olmuştur.
Çevre-enerji ikilemi yalnızca doğanın korunması ve insanoğlunun ihtiyaçlarının karşılanması kapsamında değerlendirilemeyecek kadar karmaşık bir hal almıştır. Enerji üretiminin yarattığı çevre sorunlarına çözüm arayışı; kapitalist sistemin körüklediği tüketim toplumu olgusundan, dünyadaki gelir dağılımı uçurumunun neden olduğu eşitsiz enerji kaynakları kullanımına kadar sorgulama yapmayı gerektirmektedir.
Enerji üretimi sırasında yaşanan çevresel felaketler ve riskler dünya kamuoyunda ciddi bir duyarlılığı beraberinde getirmiştir. Son dönemde dünyada BPnin Meksika Körfezinde neden olduğu petrol sızıntısı çokça tartışmaya neden olmakta, şirketin zararı tazmin yöntemleri tartışılmaktadır. Ülkemizde ise hidroelektrik santral (HES) lisans ve inşaatları nedeniyle Karadeniz Bölgesi başta olmak üzere çeşitli yörelerde doğanın tahribatı karşısında ortaya çıkan tepkiler ile yerli ve yenilenebilir enerji potansiyeli dikkate alınmaksızın siyasal bir tercihle TBMMden geçirilen anlaşmayla olası nükleer santralin yaratacağı riskler güncel tartışmalar arasındadır. Tüm bunlar enerji üretiminin piyasanın kar hırsına bırakılamayacak kadar önemli bir denetim, planlama aşamaları gerektiren bir faaliyet alanı olduğunu göstermektedir.
HESler yerli ve yenilenebilir enerji kaynağımız olarak elbette ülkemizin enerji ihtiyacının giderilmesinde önemli bir varlığımızdır. HESler ilk kuruluş maliyeti yüksek olmakla birlikte işletme maliyeti çok düşük olup; uzun vadede ucuza elektrik üretim olanağı sağlamaktadırlar. Su kaynaklarının diğer fosil enerji kaynaklarına göre ucuz ve temiz girdi niteliğinde olması da HESlerin ekonomik değerini artırmaktadır. Toplumsal açıdan değerlendirildiğinde, HESlerin yenilenebilir enerji kaynakları kapsamında çevreci yöntemlerle elektrik üretim olanağı sundukları görülmektedir. Teknik olarak da HESlerin devreye alınıp çıkarılmaları çok kolay ve hızlı olmaktadır. Bu nedenle ani talep artış ve azalışlarında HESler ciddi avantaj sağlamaktadırlar.
HESlerin bu olanaklarından faydalanılabilmesi ise kamu eliyle planlama yapılmasına ve kar değil kamu yararını gözeten bütüncül enerji politikaları uygulanmasına bağlıdır. Ilısu Barajı ve Karadenizde kurulmak istenen HESlerde olduğu gibi doğal güzellikler, bitki örtüsü, insan yaşamı ve kültürel hayat üzerinde olumsuz etkiler de söz konusu olabilmektedir. Özellikle Doğu Karadeniz Bölgesinde denetimden uzak, doğa katliamına dönüşen projeler yürütülmeye çalışılmaktadır. Yöre halkı başta olmak üzere duyarlı kişi ve kurumlar yargıya başvurmakta; çevresel etki değerlendirme raporlarıyla ilgili sorunlar nedeniyle de bu projelere yargıdan büyük ölçüde yürütmeyi durdurma ve iptal kararları çıkmaktadır. Kamudaki kurumsal yapının büyük ölçüde tasfiye edilmesiyle yaratılan denetim zafiyetine bölgesel jeolojik olumsuz şartlar da eklendiğinde kar amaçlı HES yatırımlarının ciddi faciaları bünyesinde barındırdığı belirtilmelidir.
Enerji alanında yaratılan piyasacı yapılaşma, yerli ve yenilenebilir hidrolik kaynaklarımızın çevreye de duyarlı bir şekilde değerlendirilmesi önündeki en büyük engeldir. Öncelikle 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununun ardından kamunun yeni yatırım yapması tamamen durdurulmuştur. HESler de bu kapsamda tamamen plansızlığa bırakılmıştır. Oysa ülkemizin hidrolik kaynaklarının bedelli-bedelsiz olarak santral kurmak üzere özel ellere bırakılması Anayasaya ve kamu yararına aykırıdır. Anayasadaki doğal servet ve kaynakların mülkiyetlerinin devredilemeyeceğine ilişkin açık hüküm ve Danıştay 1. Dairesinin enerji alanındaki özelleştirmelere ilişkin verdiği görüşte yer alan doğal kaynakların mülkiyetinin devredilemeyeceği vurgusuna rağmen, ülkemizin hidrolik kaynakları su kullanım hakkı ve lisans dağıtımıyla pazarlanmaktadır. Yapılan işlem doğal kaynakların özel şirketlere devri olması nedeniyle açıkça Anayasaya aykırıdır.
Piyasacı anlayışın yerleşmesi ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları Yasası kapsamında küçük HESlere de fiyat garantisi sağlanmasıyla HES başvuruları ikiye katlanmıştır. 2004 yılında 115 olan HES lisans başvuru sayısı, 2005te 223e yükselmiştir. Küçük küçük HES başvurularıyla birlikte lisans ticareti de tırmanmış, gazetelerin ilan sayfalarına kadar düşmüş, HES lisanslarının toplu pazarlayıcısı konumuna gelmiş enerji yatırım ve danışmanlık şirketleri ortaya çıkmıştır. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun 20 Temmuz 2010 tarihi itibarıyla İnternet sitesinde yayınladığı verilere göre, şu anda işletmede olan, inşa aşamasında bulunan ve yapımına başlanmak üzere lisans almış olan toplam HES proje sayısı 701dir.
Ülkemizdeki nükleer enerji santrali kurulumuna yönelik ısrar da enerji ihtiyacı ile açıklanamaz. Türkiyede 150-180 milyar kilovat saat olarak hesaplanan hidrolik potansiyelinin 2009 yıl sonu itibarıyla yüzde 24ü kullanılabilmiştir. Rüzgar enerjisine ilişkin olarak 48 bin megavatlık potansiyel açıklanmış olup; 20 bin megavatlık bölümünün ekonomik olduğu düşünülse bile, işletmeye alınan rüzgar enerji santralı kapasitesinin 1030 megavat civarında olması önemli bir yerli ve yenilenebilir kaynağımızın henüz değerlendirilmediğini göstermektedir. Güneş enerjisi potansiyeli de yıllık 380 milyar kilovat saat olarak açıklanmıştır. Jeotermal ve biyoyakıt da önemli enerji kaynakları olarak sıralamada yer almaktadır. Baz yük santrali olarak görev yapmak üzere, 10 milyar tonluk linyit kömür rezervi de değerlendirilmeyi beklemektedir.
Temel çözüm; kamu kaynağı olan enerji kaynaklarının yine kamu eliyle, partizan yönetim anlayışından uzak bir şekilde, çevreye duyarlı planlama ve üretim teknolojileri kullanılmasından geçmektedir. Bu kapsamda temiz ve yenilenebilir enerji kaynakları da önemli bir çözüm olarak karşımızda durmaktadır. Ülkemiz de bu anlamda zengin bir potansiyele sahiptir. Ülkemizdeki enerji yoğunluğu oranının düşürülmesi, kayıpların azaltılması, var olan enerji üretim tesislerinin yenileme ve bakım yoluyla çevreye daha az zarar verecek teknolojileri uygulayabilir hale getirilmesi, enerji verimliliği konusunun da piyasacı yaklaşımın ötesinde ele alınması zorunludur.
(Güncel Hukuk; 01.08.2010)