Tüm Haberlere Dön
ÇEVRE-ENERJİ İKİLEMİNDE ASIL SORUN PİYASA (GÜNCEL HUKUK)
Basından Genel Merkez

ÇEVRE-ENERJİ İKİLEMİNDE ASIL SORUN PİYASA (GÜNCEL HUKUK)

EMO Yönetim Kurulu Başkanı Cengiz Göltaş; "Enerji alanında yaratılan piyasacı yapılaşma, yerli ve yenilenebilir hidrolik kaynaklarımızın çevreye de duyarlı bir şekilde değerlendirilmesi önündeki en büyük engeldir... Ülkemizin hidrolik kaynaklarının bedelli-bedelsiz olarak santral kurmak üzere özel ellere bırakılması Anayasa'ya ve kamu yararına aykırıdır"

İnsanoğlunun var oluşundan bu yana enerji giderek önemini artıran ve günlük yaşam içerisinde temel bir yer tutan kamu hizmeti haline dönüşmüştür. Doğadaki enerji kaynaklarının çıkarılmasından şehirlerde kullanıma sunulmasına uzanan ağ içerisinde yürütülen faaliyetler, enerji üretim sorunlarına çevresel sorunların da eklenmesine yol açmıştır. İçinde bulunduğumuz yüzyıl temiz enerji kaynakları ve enerji verimliliğinin öne çıktığı, enerji üretiminin çevreye verdiği zararı engellemeye yönelik teknolojik araştırmaların başat bir hale geldiği dönem olmuştur.

Çevre-enerji ikilemi yalnızca doğanın korunması ve insanoğlunun ihtiyaçlarının karşılanması kapsamında değerlendirilemeyecek kadar karmaşık bir hal almıştır. Enerji üretiminin yarattığı çevre sorunlarına çözüm arayışı; kapitalist sistemin körüklediği tüketim toplumu olgusundan, dünyadaki gelir dağılımı uçurumunun neden olduğu eşitsiz enerji kaynakları kullanımına kadar sorgulama yapmayı gerektirmektedir.

Enerji üretimi sırasında yaşanan çevresel felaketler ve riskler dünya kamuoyunda ciddi bir duyarlılığı beraberinde getirmiştir. Son dönemde dünyada BP‘nin Meksika Körfezi‘nde neden olduğu petrol sızıntısı çokça tartışmaya neden olmakta, şirketin zararı tazmin yöntemleri tartışılmaktadır. Ülkemizde ise hidroelektrik santral (HES) lisans ve inşaatları nedeniyle Karadeniz Bölgesi başta olmak üzere çeşitli yörelerde doğanın tahribatı karşısında ortaya çıkan tepkiler ile yerli ve yenilenebilir enerji potansiyeli dikkate alınmaksızın siyasal bir tercihle TBMM‘den geçirilen anlaşmayla olası nükleer santralin yaratacağı riskler güncel tartışmalar arasındadır. Tüm bunlar enerji üretiminin piyasanın kar hırsına bırakılamayacak kadar önemli bir denetim, planlama aşamaları gerektiren bir faaliyet alanı olduğunu göstermektedir.

HES‘ler yerli ve yenilenebilir enerji kaynağımız olarak elbette ülkemizin enerji ihtiyacının giderilmesinde önemli bir varlığımızdır. HES‘ler ilk kuruluş maliyeti yüksek olmakla birlikte işletme maliyeti çok düşük olup; uzun vadede ucuza elektrik üretim olanağı sağlamaktadırlar. Su kaynaklarının diğer fosil enerji kaynaklarına göre ucuz ve temiz girdi niteliğinde olması da HES‘lerin ekonomik değerini artırmaktadır. Toplumsal açıdan değerlendirildiğinde, HES‘lerin yenilenebilir enerji kaynakları kapsamında çevreci yöntemlerle elektrik üretim olanağı sundukları görülmektedir. Teknik olarak da HES‘lerin devreye alınıp çıkarılmaları çok kolay ve hızlı olmaktadır. Bu nedenle ani talep artış ve azalışlarında HES‘ler ciddi avantaj sağlamaktadırlar.

HES‘lerin bu olanaklarından faydalanılabilmesi ise kamu eliyle planlama yapılmasına ve kar değil kamu yararını gözeten bütüncül enerji politikaları uygulanmasına bağlıdır. Ilısu Barajı ve Karadeniz‘de kurulmak istenen HES‘lerde olduğu gibi doğal güzellikler, bitki örtüsü, insan yaşamı ve kültürel hayat üzerinde olumsuz etkiler de söz konusu olabilmektedir. Özellikle Doğu Karadeniz Bölgesi‘nde denetimden uzak, doğa katliamına dönüşen projeler yürütülmeye çalışılmaktadır. Yöre halkı başta olmak üzere duyarlı kişi ve kurumlar yargıya başvurmakta; çevresel etki değerlendirme raporlarıyla ilgili sorunlar nedeniyle de bu projelere yargıdan büyük ölçüde yürütmeyi durdurma ve iptal kararları çıkmaktadır. Kamudaki kurumsal yapının büyük ölçüde tasfiye edilmesiyle yaratılan denetim zafiyetine bölgesel jeolojik olumsuz şartlar da eklendiğinde kar amaçlı HES yatırımlarının ciddi faciaları bünyesinde barındırdığı belirtilmelidir.

Enerji alanında yaratılan piyasacı yapılaşma, yerli ve yenilenebilir hidrolik kaynaklarımızın çevreye de duyarlı bir şekilde değerlendirilmesi önündeki en büyük engeldir. Öncelikle 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu‘nun ardından kamunun yeni yatırım yapması tamamen durdurulmuştur. HES‘ler de bu kapsamda tamamen plansızlığa bırakılmıştır. Oysa ülkemizin hidrolik kaynaklarının bedelli-bedelsiz olarak santral kurmak üzere özel ellere bırakılması Anayasa‘ya ve kamu yararına aykırıdır. Anayasa‘daki doğal servet ve kaynakların mülkiyetlerinin devredilemeyeceğine ilişkin açık hüküm ve Danıştay 1. Dairesi‘nin enerji alanındaki özelleştirmelere ilişkin verdiği görüşte yer alan doğal kaynakların mülkiyetinin devredilemeyeceği vurgusuna rağmen, ülkemizin hidrolik kaynakları su kullanım hakkı ve lisans dağıtımıyla pazarlanmaktadır. Yapılan işlem doğal kaynakların özel şirketlere devri olması nedeniyle açıkça Anayasa‘ya aykırıdır.

Piyasacı anlayışın yerleşmesi ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları Yasası kapsamında küçük HES‘lere de fiyat garantisi sağlanmasıyla HES başvuruları ikiye katlanmıştır. 2004 yılında 115 olan HES lisans başvuru sayısı, 2005‘te 223‘e yükselmiştir. Küçük küçük HES başvurularıyla birlikte lisans ticareti de tırmanmış, gazetelerin ilan sayfalarına kadar düşmüş, HES lisanslarının toplu pazarlayıcısı konumuna gelmiş enerji yatırım ve danışmanlık şirketleri ortaya çıkmıştır. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu‘nun 20 Temmuz 2010 tarihi itibarıyla İnternet sitesinde yayınladığı verilere göre, şu anda işletmede olan, inşa aşamasında bulunan ve yapımına başlanmak üzere lisans almış olan toplam HES proje sayısı 701‘dir.

Ülkemizdeki nükleer enerji santrali kurulumuna yönelik ısrar da enerji ihtiyacı ile açıklanamaz. Türkiye‘de 150-180 milyar kilovat saat olarak hesaplanan hidrolik potansiyelinin 2009 yıl sonu itibarıyla yüzde 24‘ü kullanılabilmiştir. Rüzgar enerjisine ilişkin olarak 48 bin megavatlık potansiyel açıklanmış olup; 20 bin megavatlık bölümünün ekonomik olduğu düşünülse bile, işletmeye alınan rüzgar enerji santralı kapasitesinin 1030 megavat civarında olması önemli bir yerli ve yenilenebilir kaynağımızın henüz değerlendirilmediğini göstermektedir. Güneş enerjisi potansiyeli de yıllık 380 milyar kilovat saat olarak açıklanmıştır. Jeotermal ve biyoyakıt da önemli enerji kaynakları olarak sıralamada yer almaktadır. Baz yük santrali olarak görev yapmak üzere, 10 milyar tonluk linyit kömür rezervi de değerlendirilmeyi beklemektedir.

Temel çözüm; kamu kaynağı olan enerji kaynaklarının yine kamu eliyle, partizan yönetim anlayışından uzak bir şekilde, çevreye duyarlı planlama ve üretim teknolojileri kullanılmasından geçmektedir. Bu kapsamda temiz ve yenilenebilir enerji kaynakları da önemli bir çözüm olarak karşımızda durmaktadır. Ülkemiz de bu anlamda zengin bir potansiyele sahiptir. Ülkemizdeki enerji yoğunluğu oranının düşürülmesi, kayıpların azaltılması, var olan enerji üretim tesislerinin yenileme ve bakım yoluyla çevreye daha az zarar verecek teknolojileri uygulayabilir hale getirilmesi, enerji verimliliği konusunun da piyasacı yaklaşımın ötesinde ele alınması zorunludur.

(Güncel Hukuk; 01.08.2010)