Tüm Haberlere Dön
‘ÇERNOBİL NÜKLEER LOBİLERİN KRİZİNİ DERİNLEŞTİREN MİLATTIR’ (BİRGÜN)
Basından Genel Merkez

‘ÇERNOBİL NÜKLEER LOBİLERİN KRİZİNİ DERİNLEŞTİREN MİLATTIR’ (BİRGÜN)

Bugün Çernobil felaketinin 24. yıldönümü. EMO Yönetim Kurulu Başkanı Göltaş, “AKP’nin nükleer santral ısrarı, iktidarını sürdürmek adına küresel sermayenin yeni pazar arayışına kayıtsız şartsız teslim olma ısrarı” diyor

Bundan 24 yıl önce 26 Nisan 1986‘da bugün Ukrayna içinde kalan Kiev‘e bağlı Çernobil‘deki nükleer enerji santralının reaktöründe bir kaza oldu. Bu kaza Türkiye de dahil Avrupa‘nın büyük kısmında yıkıcı sonuçlara neden olmuştu.

Dünya Sağlık Örgütü‘nün (WHO) 2000‘de yayınladığı rapora göre Ukrayna, Belarus ve Rusya‘da 7 milyondan/azla insanın reaktörden yayılan radyasyondan etkilendiği belirtilmişti. Kazanın Türkiye‘deki etkileriyse asla araştırılmadığı için tam olarak bilinemiyor.

Çernobil felaketinin 24. yıldönümünde Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) Yönetim Kurulu Başkanı Cengiz Göltaş ile nükleer enerji ve Türkiye‘nin nükleer enerji politikaları hakkında konuştuk.

Göltaş‘a göre hükümetlerin nükleer ısrarının tarihsel bir arka planı var. Çernobil kazasının ardından işsiz kalan nükleer santral firmaları yaşadıkları güç ve itibar kaybını giderebilecek arayışların içine girdi. Bu arayışın hedefinde ise anlaşma yapılması daha kolay olan demokrasisi ve toplumsal muhalefeti zayıf ülkeler vardı.

‘BARIŞÇIL AMAÇLAR‘ ÇARPITILDI

-Dünya Soğuk Savaş dönemi boyunca nükleer savaş tehdidiyle yüzleşti. Şimdi ise dünya çapında nükleer silahlanmayı azaltacak anlaşmaların kapsamı genişletilmeye çalışılıyor. Kolayca yıkıcı bir silaha dönüştürülebilen nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanılabilecek olması ne kadar gerçekçi?

Nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanılması, bilim ve insanlığın gelişimi adına reddedilmeyecek bir söylem. Zaten günümüzde de dünya üzerinde toplam 56 ülkede, 250 civarında araştırma reaktörü var. Daha çok üniversitelerde ya da ulusal araştırma merkezlerinde bulunan ve enerji reaktörlerine göre çok daha küçük olan bu reaktörler, bilim, eğitim ve endüstriyel alanlarda ve kanser tedavisinde kullanılmakta. Ancak, kulağa hoş gelen ve toplumsal tepkileri yatıştırmaya yönelik bir araç olarak kullanılan "barışçıl amaçlar" söylemi gerçekleri çarpıtma aracı haline dönüşmüş. Dünyada son 50 yıldır giderek yaygınlaşan nükleer silahlanma ile insanlık zaten büyük bir tehdit altındadır. Bu konuda yapıldığı söylenen anlaşmalar ise, çok miktarda nükleer silah sahibi emperyalist güç bloklarının dünya üzerindeki ekonomik, askeri ve siyasal güç tehdidini korumaya dönük düzenlemeler olmak dışında hiçbir anlam ifade etmiyor. Bugün tek ve doğru talep, nükleer silahların azaltılması değil dünya ölçeğinde tamamen ortadan kaldırılarak insanlık için tehdit olmaktan çıkarılması olmalıdır. Bu yapılmayıp, küresel silah sektörünü elinde bulunduran ABD, Rusya, Çim, Fransa ve İngiltere‘nin kendileri için dokunulmaz bir hak gördükleri nükleer silah güçlerini hiç tartışma konusu yapmayıp, kendilerinin dışında kalan Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore‘nin nükleer silahlarını ve İran‘ın bu yönde çabalarını (İsrail‘e söz söylemeden) denetlemeleri ayrı bir trajikomik durumdur.

Yazı da gelse tura da gelse dik de dursa nükleer santral kuracağım dayatmasıyla Türkiye geri dönülemeyecek büyük bir açmaza sürükleniyor

-Mersin ve Sinop‘ta kurulacak 2 santral ihalesi gündemde. Hükümetin nükleer santrallardaki bu ısrarını nasıl açıklıyorsunuz?

Burada soruyu belki şöyle değiştirmek gerekiyor. Nükleer santral firmaları neden Türkiye‘de santral kurmak konusunda bu denli hevesli ve AKP buna neden dört elle sarılıyor. Bu meselenin tarihsel bir arka planı var elbette. Aslında son 40 yıl içerisinde dönem dönem siyasal iktidarların bu yönde girişimleri olmuş ve hepsi birçok nedenle sonuçsuz kalmış. Burada çok gerilere gitmeden nükleer santral endüstrisinin 26 Nisan 1986‘da Çernobil kazası ile başlayan krizine değinmek gerekiyor. Çernobil dünya ölçeğinde nükleer santral karşıtı toplumsal güçlerin bilinç ve örgütlülük düzeylerini artırırken nükleer lobilerin krizini de derinleştiren bir milat olmuştur. İşsiz kalan nükleer santral firmaları yeni siparişler ile yaşadıkları güç ve itibar kaybını giderebilecek arayışların içine girdi. Bu aşamada demokrasisi ve toplumsal muhalefeti zayıf ülkelerle anlaşmalar yapılması daha kolaydı. Enerji alanında uluslararası sermayenin talepleri doğrultusunda neoliberal politikaların uygulayıcısı işbirlikçi bir hükümet ise biçilmemiş bir kaftan oluşturuyordu. Dolayısıyla burada AKP‘nin nükleer santral kurulması konusundaki ısrarı, sadece kendi iktidarlarını sürdürmek adına küresel sermayenin yeni pazar arayışlarına kayıtsız şartsız teslim olma ısrarıdır. Bu nedenle de nükleer santral ülkemize bir enerji ihtiyacından öte siyasal bir tercih olarak dayatılmaktadır.

NÜKLEER KONUSUNDA KAFA KARIŞIKLIĞI VAR

-Türkiye nükleer santral sürecini yönetecek birikime ve personele sahip midir?

AKP‘nin son 5 yılda nükleer santral konusundaki adımları ve son ihale sürecinde yaşananlara bakıldığında böylesine ciddi bir meselede nasıl bir kafa karışıklığı yaşandığına şahit oluyor ve bu süreçte ciddi endişeler taşıyoruz. Önce üç sayfalık tercüme bir kanun tasarısıyla başlayan süreçte son olarak hukuk engelinin devletler arası anlaşmalar yoluyla aşılmaya çalışılması ve Sah Pazarına tezgâh kurar gibi Sinop için Güney Kore‘den Mersin Akkuyu için Rusya‘dan söz ediliyor olması, bu gayri ciddi yaklaşımların en somut örneğini oluşturuyor. Sağlıklı bir ihale ve teknik şartname düzenleme becerisinden uzak, yazı da gelse tura da gelse dik de dursa nükleer santral kuracağım dayatmasıyla Türkiye geri dönülemeyecek büyük bir açmaza sürükleniyor. Bu koşullarda, nükleer santral sürecinin ne teknik, ne idari ne de mali olarak hiçbir yerinde olmamız mümkün değildir. Kaldı ki geçmişten bugüne Türkiye‘de nükleer santral kurulmasına dönük bir hazırlık sürecinin ve buna uygun bir yapısal düzenlemenin bulunmadığı herkesin bildiği bir gerçektir. Sonuçta, nükleer teknolojiye sahip olmak ayrı bir konudur ve bu nükleer teknolojinin altyapısını hazırlamadan, bu konuda halen çeşitli ülkelerde yapılmakta olan araştırmalara katılmadan, geliştirilmekte olan yeni teknolojileri öğrenmeden ve öğrendiklerini ülkede uygulayacak nitelikte yeterli eleman yetiştirmeden mümkün değildir.

-Nükleerin enerji bağımlılığını azaltacağı görüşüne katılıyor musunuz?

Ülkemizde izlenen yanlış politikalar sonucu enerji sektörünün ithalata dayalı dışa bağımlılığı yüzde 72 düzeyine ve kriz öncesi değeri 48 milyar dolara ulaşmıştır. Enerjide dışa bağımlılığımızı azaltmak üzere yerli ve yenilenebilir kaynaklarımızı öne çıkaran politikalar ile kaynak çeşitliliği yaratılarak arz güvenliği sağlanmalıdır. Bugün 2010 itibariyle yaklaşık 44.785 MW‘lık bir kurulu gücün bugün devreye alınsa ancak yüzde 4‘ü oranında bir ilave güç oluşturacak nükleer santrallarla enerjide dışa bağımlılığın giderileceğini söylemek tam bir aldatmacadır. 2009‘da 194 milyar kwh‘lik elektrik üretiminin yüzde 50‘ler seviyesinde 95 milyar kwh‘ni doğalgaz çevrim santrallarıyla karşılayan bir ülkede gerçek olan, kendi kaynaklarımız olan rüzgâr, jeotermal, su ve güneş başta olmak üzere temiz teknolojilere yatırım yapılan yeni bir üretim anlayışı için yeni bir kamusal iradenin yaratılmasıdır.

AFFEDİLMEZ SORUMSUZLUK

-Bir nükleer santralın faaliyet sürecinde ciddi miktarda atık oluşuyor. Bunların depolanması, taşınması, yok edilmesi ek maliyetler ve önlemler demek. Türkiye‘de kullanılabilecek daha temiz enerji türleri yok mu?

Nükleer santral ilk yatırım ve işletim maliyeti çok yüksek, 35-40 yıllık ekonomik ömrü boyunca yaşanan arızalarda güvenlik sorunları yaşayan, atık sorunlarına çözüm bulunamamış bir teknolojidir.
Nükleer radyasyon yayan atıkların yarılanma ömrü on binlerce yıl sürmekte ve Amerika başta olmak üzere birçok ülke nükleer çubukların nihai olarak depolanacağı alanların seçimi ve atıkların depolama yöntemi konusunda milyarlarca dolar harcama yapmalarına rağmen halen sonuç alamıyor. Meselenin belki de en önemli etik boyutunu ise, ortalama 80-90 yıllık bir yaşam süresine sahip bir insan topluluğunun yaşadıkları dönemde verdikleri bir kararla gelecek kuşaklara binlerce yıllık olumsuz ağır bir sorumluluk bırakma keyfiyetini kendilerinde görebilmiş olmasıdır. Bu gezegenimize karşı affedilemez bir sorumsuzluk olarak da karşı durulması gereken bir durumdur.
Ülkemizde de nükleer santral kurma girişimlerinde rol alan siyasal kadroların ve teknokratların sorunu geleceğe havale etmek dışında önerdikleri bir çözüm bulunmuyor.

-Türkiye‘de nükleer santralların yanı sıra HES ve baraj yapımına karşı da kuvvetli bir sivil direniş var. Siz bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hidroelektrik potansiyelimizin elektrik üretimi içerisindeki payını doğru bir planlama ve kamusal hizmet anlayışıyla artırmak gerekiyor. Bu tepkilerin temel nedeni ise, gündeme getirilen projelerin gerçek bir havza planlaması, çevresel etki değerlendirme ve uygulanabilirlik koşullarına bakılmaksızın piyasa kavramı içerisinde yandaş sermayenin yeni yatırım olanaklarını artırmak felsefesiyle hareket ediliyor olmasından kaynaklanıyor.  Günümüzde suya erişim ve temiz su kaynaklarının adil kullanılması en temel insan hakkıdır. Sorun su havzaları ve su hizmetlerinin ticarileştirilerek şirketlere devredilmesi yani insanların akarsuları ve derelerinin metalaştırılması sorunudur.

(Birgün, 26.04.2010)