Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, akaryakıt dağıtım şirketlerine karşı farklı şekillerde davranabilecekken ağır para cezası vererek siyasi bir tercih yapmış ve piyasaya bir sinyal vermiştir
FUAT OĞUZ
Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu'nun (EPDK) bir süre önce akaryakıt dağıtım şirketlerine vermiş olduğu idari ceza, yasal süreçlerin piyasaları etkilemekte nasıl etkili olduğunun bir göstergesi olması açısından öğreticidir. Kanuni açıdan bakıldığında, verilen para cezasının maktu olması ve EPDK'nın cezanın büyüklüğü üzerinde insiyatif sahibi olmaması, ilk bakışta cezanın salt hukuki olduğu düşüncesini oluşturmaktadır. Bununla birlikte biraz incelendiğinde cezanın hukuki olmanın ötesinde belirli tercihleri yansıttığı ve ekonomik sonuçları itibarıyla de sektördeki yapıyı önemli ölçüde değiştirebilecek olduğu açıktır. Söz konusu cezaya bütün dağıtım şirketlerinin Danıştay'da itiraz edeceği normal olarak beklenmesi gereken bir durumdur. Nitekim, gazetelere yansıyan haberlere göre, firmalar Danıştay'a başvurmaktadırlar.
EPDK'nın hukuki sonuçlarını ve petrol piyasası üzerindeki muhtemel etkilerini dikkate almadan bu cezaları vermiş olduğunu düşünmek makul değildir. Öyleyse, sorulması gereken hem zamanlama hem de elinde bulunan pek çok araç içinden niçin bu cezayı ve bu sektörü seçtiği sorusudur. Zira, gerek doğalgaz, gerekse elektrik Sektörlerinde, ceza gerektiren pek çok durumda EPDK'nın herhangi bir yaptırıma gitmediği zaman zaman basına yansımaktadır. Bu sektörlerde kamu şirketlerinin ağırlıklı olarak yer alması ve özel sektörün petrol dağıtım sektöründeki kadar etkin olmayışı bu tercihin politik ve iktisadi nedenlerini kısmen açıklasa da, hukuki olarak yapılan tercihi açıklamakta yetersiz kalmaktadır.
EPDK'nın verdiği cezanın hukuki yapısı bu yazının kapsamı dışındadır. Bizim açımızdan önemli olan soru, dağıtım piyasasında yer alan firmaların davranışları açısından bu ceza, eğer Danıştay'dan dönmezse, ekonomik olarak ne gibi sonuçlar doğuracaktır konusudur. Sektör içinde, her ne kadar Petrol Ofisi 600 milyon YTL ile başı çekmekteyse de, pek çok küçük firma göreceli olarak cezadan daha fazla etkilenecektir. Hatta bazı firmaların piyasadan çekilmeleri de söz konusu olacaktır. Dolayısıyla, ceza bir anlamda, sektörün yapısını değiştirmektedir. Cezadan göreceli olarak az etkilenen bazı firmaların, cezayı rakiplerinden kurtulmak için bir fırsat olarak görmeleri de doğaldır. Sektöre yeni girmeyi planlayan firmalar bu cezayı memnuniyetle karşılayacaklardır. Mevcut firmaların maliyetlerini artıran bu ceza, yeni girecekler için ekonomik olarak elde etmeleri oldukça maliyetli olabilecek bir rekabet avantajını bağımsız idari otorite yoluyla sağlamalarına yol açmaktadır. Bir diğer önemli soru, eğer ceza hukuki süreç sonunda iptal edilirse, sektörün yapısında bu ara dönemde ortaya çıkacak değişikliklerin maliyetini kim üstlenecektir sorusudur. Bağımsız idari otoritelerin hesap verebilirliği ve sosyal sorumluluğunun oldukça sınırlı olduğu bir ortamda, EPDK ve benzeri kurumlar, verdikleri kararların ekonomik sonuçlarını da çok fazla analiz etme ihtiyacı duymamaktadırlar.
Nitekim, EPDK'nın da cezayı verirken, ekonomik sonuçlarını dikkate aldığına dair basına yansıyan herhangi bir açıklama veya haber bulunmamaktadır. Cezanın kanunla açık şekilde belirlenimiş olması ve defaten ödemeyi gerektirmesi, kısa dönemde bazı dağıtım firmalarının sektörden çekilmesine yol açacaktır. Bir anlamda, ceza sektörde stratejik davranışın bir aracı haline dönüşmektedir. Başlıktaki soruya dönecek olursak, EPDK ne yapmak istiyor? Rekor büyüklükteki bir cezanın hukuki, siyasi ve ekonomik boyutları dikkate alınmadan verildiğini düşünmek gerçekçi değildir. EPDK, farklı şekillerde davranabilecekken, böyle bir cezayı seçmiş olmakla siyasi bir tercih yapmış ve piyasaya bir sinyal vermiştir. Bu siyasi tercihin gerekçelerinin ötesinde, bir iktisatçı, bu tercihten kim kazançlı çıkıyor, kim kaybediyor ve toplumda ne yönde bir servet transferi ortaya çıkıyor sorularına cevap aramaya çalışacaktır. Ne yazık ki, bu, ancak, önümüzdeki birkaç yıl içinde net bir şekilde ortaya çıkacaktır. Yapılan spekülasyonlar ise, aynı Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi, koalisyon dönemlerinde nispeten güçlenen bağımsız idari otoritelerin, tek parti iktidarlarında daha bürokratik ve hükümete yakın bir yapıya bürünmeleri tezini doğrulamaktadır.
Piyasaların daha rekabetçi hale gelmesi yönünde yakın geçmişte atılan adımların, ekonomik prensiplere olan inançtan ziyade koalisyon iktidarlannın zayıflığının bir sonucu olduğunu görmek, ülkemizde stratejik sektörlerin daha sağlıklı bir piyasa yapısına sahip olmasını isteyenleri, Arjantin, Şili ve benzeri ülkelerin tecrübelerini tekrar gözden geçirmeye itmektedir.
Dr. Fuat Oğuz: İktisatçı
(10.11.2006 RADİKAL)