Elektrik Mühendisliği · Sayı 334-335 · Ağustos-Eylül 1986
TEKNİK DİL PANELİ 4
- Yıl
- 1986
- Sayfa
- 6
- Okuma süresi
- 22 dk
- Görüntülenme
- 0
Konu
Mühendislik mesleği, meslek hakları ve istihdam
İlgili: Oda ve TMMOB örgütsel yaşamı, Bilim, teknoloji ve meslek tarihi
Anahtar kelimeler
- teknik terim
- Türkçeleştirme
- terminoloji
- dilbilgisi
- Anayasa dili
- tümleşik devre
Özet
EMO tarafından düzenlenen Teknik Dil Paneli'nde dilbilimciler ve akademisyenler mühendislik ve bilim terimlerinin Türkçeleştirilmesi, yeni terim üretiminin ilkeleri ve dilin anlaşılırlığı üzerine görüşlerini paylaşıyor. Katılımcılar arasında Bülent Sankur, Hamza Zülfikâr, Yurdakul Ceyhun ve Aydın Köksal terim türetme yöntemleri, örnekler (vektör, entegre devre, koordinasyon vb.) ve dilin toplumsal benimsenmesi konularını tartışıyor.
Tam metin
Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.
TEKNİK
DİL
PANELİ
— Oturum Başkanı Bülent Tanık : Buyurun Sayın San kur Doç.Dr. Bülent SANKUR
Nereye kadar Türkçe diye soruldu. Sanıyorum gelişmek te olan, evrim gösteren bütün dillerde belli oranda yaban cı sözcükler bulunacak Fakat Türkçenin kendi toprağın da solumasına olanak tanımak için mümkün olduğunca Türkçe terim yaratmalıyız. Yine kişisel kanımca sözgeli mi Matematik, Fizik, Kimya terimlerini Türkçeleştirmek bugün boş bir çaba. Ama Matematikte şöyle bir ifade alalım, bristokastik prosesin otokrolasyon fonksiyonu nun furyer transformuna frekans spektromu denir. Yani bizim Boğaziçi ve Ortadoğu öğrencilerinin konuşmaları bir köylü üslubunu taklit eder şeklinde. Bence bunlar tabi yanlış. Vektör sözcüğünü alalım. Vektörün en önem li özelliği yön. Öyleyse yöneyi diyebiliriz. Limit kavra mını alalım; bir yere erişmek, erey diyebiliriz. Matris kavramını alalım, bir nesneler kümesinin dizilmişliği dik dörtkenar biçimli dizey diyebiliriz. Erey, deney, dizey bence çok güzel ve saydam terimler. Hamza bey hemfikir değil. O zaman Hamza beye bir şey sormak istiyorum. Aslında bunlar Türkçenin doğum sancıları takibi çelişki olacak, tutarsızlıklar olacak, ancak bu tutarsızlıklar ola cak ki daha güzele erişebilecek. Bu doğum sancıları çekil mezse nasıl Türkçe gelişecek, nasıl en başta güzel tutarlı terimler ortaya atılıp benimsenecek, yani bu çelişkiyi bu sancıyı yaşamadan Türkçe nasıl gelişecek, onu sormak istiyorum.
— Oturum Başkanı Bülent Tanık: Teşekkürler sayın San kur, buyurun sayın Zülfikâr, epeyce soru da var size.
Doç. Dr. Hamza ZÜLFİKÂR :
Nereden başlayalım. Aydın hocamdan başlayayım ister seniz, ondan sonra isterseniz Yurdakul bey de konuşsun, ona sıramı vereyim. Belki hocamın da soruları olur bana.
— Oturum Başkanı Bülent Tanık : 15 dakika süre veriyo rum.
Kısa, çok kısa konuşacağım. Tevfik Fikret'i hepimiz tanı rız, okuruz, liselerde hayranları vardır. Tevfik Fikret günümüze gelmez. Bugünün gençliği Tevfik Fikret'i oku muyor. Ondan zevk almıyor. "Sis" şiirini bilmiyor, ama Yunus günümüze geldi, Yunus Emre'yi bugün okuyor. Hatta televizyonda mevlit okunurken Yunus'tan parçalar okunuyor. Şimdi bu basit bir örnek gösteriyor ki, anlaşı lır olma toplumun benimsediği bir dil söz konusudur. Eğer biz kimsenin anlamadığı bir dille, makalelerimizi, kitaplarımızı, ders kitaplarımızı yazarsak, terimlerimizi kimsenin anlamadığı terimlerden seçersek, bizi kimse anlamaz. Terimler yapacağız. Doğru olsun, anlaşılır olsun, çağrışımı olsun, ne gibi nitelikler olması gerekti ğini daha önce söyledim. Aslında burası Türkoloji kürsü sü değil, Yoksa bu konuları çok daha geniş açarız. Egzoz yerine susturucu güzel. Herkes bilir. Benim amacım bu. Terimlerimizin anlaşılır olmasına dikkat edeceğiz. Ne kadar yapabiliriz? Ne kadar yapabilirsek. Tabi Türkçe yapacağız, tabi Türkçe konuşacağız. Atatürk'ün çizdiği yol bu. Bundan dönüş söz konusu değil. Ama kenar, bunu da mı Türkçeleştirelim. Sırası gelir belki onu da düşünürüz ama, bunun sırası şimdi değil. Birçok bilimler giriyor, yepyeni bilimler. Öğretemiyoruz, anlatamıyoruz. Ama bu terimleri doğru yaparsak, doğru kurarsak, kolay öğretiriz. Pedegojik bakımdan çok kolay olur işimiz. Tren geldi, hoş geldi. Ankara'nın ortasından geçiyor tren. Tren yabancı, istasyon yabancı, peron yabancı, bilet yabancı, gişe yabancı, kondoktör yabancı, ray yabancı, karakaçan deselerdi efendim. Trene karakaçan deselerdi belki daha iyi olurdu. Bugün karakaçan derdik. Mavi trene bineceğiz, mavikaçan derdik. Yeter ki bu top lum, o sözden bir şey anlasın. Ama dilbilimde de yapaca ğımız terimlerin anlaşılır olması gerekir. Hangi tür olsun dedi hocam, hangi tür olsun, yapısı doğru olsun. İstediği miz bu.
Anayasa dili olur mu, olmaz mı? Anayasa dilini esas alın diyen ben değilim. Bir devletin başkanı bir kuruma emir
vermiş: "Anayasanın sözlüğünü yapın, şu geçiş dönemin de belki bir yararı olur" demiş. Hamza Zülfikâr sen buna katılıyor musun, Anayasa sözlüğü meseleyi halleder mi? Etmez tabi. Ama anayasa sözlüğü bir fikir olabilir, bir fikirdir aslında. Anayasanın içinde bozuk sözler yok muydu? Vardı. Zor kelimesi Farsça'dır efendim. Senin zorun ne? Zorum, zorun zoru. İyelik ekleridir. Bunlar yapım eki olmaz, "luk" eki getirmişiz. Bozuk bir söz dür. Anayasada sık sık geçer. Biz önsözüne bir şeyler yazdık, bir önsözde birkaç cümlemiz var. Dedik ki, bun lar artık devletin dilidir. Bunlar üzerinde tartışılmaz, konuşulmaz, dilimize kazandırılmış güzel sözlerdendir dedik. Bilimi bir bakıma inkar ettik. Zorunluk sözünün yanlış olduğunu söylememiz lazımdı.
Efendim sınır kelimesi Türkçe mi? Hayır Yunanca. Onu da geçtik. Kanaat ve kanı arka arkaya geldi. Anayasa sözlüğü dilden bir kesittir. Eğer biz farklı farklı görüş lerde isek, farklı farklı şeyler düşünüyorsak. Dilde bir birliği sağlayamıyorsak, bu durum gazetemize de yansı yacak. Anayasa sözlüğümüzde de, kanunumuzda da her yerde bunu göreceksiniz. Gelin bunlarda bir birlik sağla yalım. Şu dili standart bir hale getirelim, oturtalım. Çocuklarımıza doğru dürüst bilgilerimizi aktaralım. Diya lektik yerine eytişimsel olsun olmasın tartışması. Ne eytişimsel olsun, ne diyalektik olsun. Varsa arayalım, doğrusunu bulalım. İyisini koyalım.
Bana sorarsanız "en bozuk kelime hangisidir", önem derim, önem yapıca en bozuk sözdür. Eee insaf hoca bu kelime yayıldı. Herkes kullanıyor. Ben de kullanıyorum. Ben de yazılarımda dikkat ederseniz önem dedim. Ve yapısı bozuk benzeri birçok söz sözlüğümüze geçti. Yapı o kadar önemli değil, önemli olsun efendim. Yapı önemli olsun da dilimiz kurallı olsun. Gramer kitaplarımızda istisna sayfaları açmayalım. Hepiniz yabancı dili biliyor sunuz. Fransızca'da, İngilizce'de kuralları verir, arkasın dan başlar istisnalara. Bizde bu durum yoktu. Bizim dili miz öyle bir dil değil. Dilimiz bir yenileşme geçirmiş, yazısı değişmiş, harfleri değişmiş, yeni bir alfabeye geç mişiz, dil yeniden gözden geçirilmiş. Bu güzel dili bu akı şıyla devam ettirelim. Daha güzellerini yapalım, ama doğru olsun, anlaşılır olsun. Teşekkür ederim başkanım.
Otunun Başkanı Bülent Tanık : Çok teşekkürler. Buyurun sayın Ceyhun. D o ç . Dr. Yurdakul CEYHUN
Şimdi az önce sayın Hakkı hocamız çok önemli bir soru sordu. Dedi ki : "Hangi terimleri Türkçeleştireceğiz?" ben bu konuda durmak istiyorum. Ve son sözü de bura da söylemek istiyorum, kendi payıma düşen. Şimdi hiç bir sözcük için kalkıp da işte bu evrenseldir diyemeyiz. Her dilden yüzlerce örnek verebiliriz. Hangisine güzel bir karşılık buluyorsak bunu kullanmamız gerekli. Yani
önemli olan şu değil; hangilerini Türkçeleştireceğiz, hangilerini Türkçeleştirmeyeceğiz. Bu soruyu sormamak gerekli. Bana kalırsa şu işi yapmamız gerekli, bir kavram var ve buna bir Türkçe karşılık bulunmuş. Güzel, o za man bunu kullanalım. Yine ben hep suçu biraz kendi mizde arayacağım. Bence bilmiyorum Hamza bey ne diyecek bu işe ama, entegre devre için tümleşik devre önermiştik. Ve pek çoğumuz yazılarımızda hep böyle yazar. Tümleşik devyeye bir itiraz var mı? Ama konuşur ken ya da Konya Sokağa gittiğimizde, entegre alırız hatta Orta Doğu'luysak aysi (IC) alırız değil mi? Dolayı sıyla şu terimi Türkçeleştirmemiz ya da Türkçeleştirme memiz önemli değil. Eğer Türkçesi varsa kullanalım. Bunu kullanmıyoruz. Dolayısıyla çıkarttığımız sözcük lerde terim kılavuzları da birer mezarlıktan öteye gitmi yor. Bir zamanlar koordinasyon kavramı Türkiye'ye ilk gelmişti. Bir siyasal dönemde de eşgüdüm çıkmıştı. Kar şılığı her nedense büyük bir politik soruna dönüştü ve bu eşgüdümün koordinasyon sözcüğünün anlamının olama yacağı ortaya çıktı. Ve sonunda Ulusça koordinasyon dedik yanılmıyorsam. Ben küçükken dilbilgisi okumuş tum ortaokulda, kanımca hiçbir yanlış yok. Ama şimdi
Hamza bey gramer diyor değil mi? Şimdi bir kavrama bir şey bulmuşsak hakkını verelim. Yoksa şuna mı bula cağız, buna mı bulacağız, bu mu yanlış, şu mu yanlış, bizi hiçbir yere götürmez. Çok teşekkürler.
Oturum Başkanı Bülent Tanık : Evet, çok teşekkürler, şimdi...
Soru sırası bana geldi mi başkan bey.
— Buyurun.
— Efendim ben soru sormayacağım da, dilbilgisi kelime sini açıklayacağım. Şimdi efendim, konuşurken gramer ler, biraz sonra konuşurken dilbilgisi deriz. Bence bu konu o kadar önemli bir konu değil. Kaldı ki dilbilgisi dilin bilgileri şeklinde değerlendirilir. Deriz ki; falanca nın dilbilgisi yeterli değildir. Biri dil ve bilgisi kelimele rini ayrı ayrı yazar. Biri de birleşik kullanır. Her ikisi de doğrudur, gramer karşılığı dilbilgisi olur mu? Ben olma sını çok istiyorum. Hatta onun olması için de birtakım hile i serriyelere de başvuruyorum. Dilbilgisi kelimesi nin sonundaki "si" iyelik ekidir. Grametikal dediğimiz zaman "sal" ekiyle getiriliyor buna. Dilbilgi sel, işte bu olmadı. İyelik ekini atıyorum, öğrencilere durun çocuk lar öyle değil buradaki "si" ekini görmeyeceksiniz, dilbil gisel diyeceksiniz. Kendimizi kandırıyoruz. Güzeli yapa lım efendim. Dilbilgisi sözünü hepimiz kullanıyoruz. Kitaplarımızda dilbilgisi, önem, önermek gibi yapıları bozuk ama dilimize maledilmiş, dilimizin kazandığı keli meleri kullanıyoruz. Bunun diğer sözlerden hiçbir ayrı yanı yoktur. Benimsediğimiz, sevdiğimiz sözlerdir. Ama
kullanımda müsaade edin, yazara bir rahatlık tanıyalım. Konuşurken bir yerde gramer demiş, bir yerde dilbilgisi demiş, o kadar önemli değildir efendim. — Oturum Başkanı Bülent Tanık : Evet efendim, salon dan soru sormak isteyenler ve katkıda bulunmak isteyen ler 3'er dakikalık, önce kendi kimliklerini bildiren ve sonra sorularını, varsa yönelttikleri konuşmacımızın da belirtildiği bir konuşma süresi tanıyacağım. Buyurun efendim. — Hakkı ORANÇ : Benim sormak istediğim şudur: Şimdi playzır diye yani keşfedildiği ülkenin kullanılan dilin kısaltılmış bir şekli vardır. Transistor diye bir şekli var. Yani madem ki bir gayret içine girmeyi arzuluyoruz, bunlarla uğraşalım mı, yoksa bir fiil, bir olay mesela "tümleşik devre", "entegre devre" bir özel isim değildir. Entegre edilmiş devre, Türkçeye tercüme şekli, ben bunu sormak istemiştim. Acaba yardımcı olur mu diye?
— Oturum Başkanı Bülent Tanık: Evet efendim buyrun.
— Bir Dinleyici : Sayın Profesör Oranç'ın sorusu beni hep meşgul etmiştir. Büyük bir evren içinde yolumuzu bulmak için neyle uğraşmamız lazım ki yenik düşmeye lim. Yani işe tersten başlayıp en ilgisiz yere emeği verip, orada da yenik düşüp, ondan sonra da kolaylıkla bilebi leceğimiz, yapabileceğimiz katkılardan yoksun kalmak gibi tehlikeler besbelli var.
Aydın KOKSAL:
Sanıyorum bu konuda şu düşünceleri söyleyebileceğim: Bir kez bütün bilim ve teknik terimlerinin hepsi eşit biçimde geniş kamuoyuna seslenebilen kavramların içine girmez, yani bazı kavramlar vardır ki, gerçekten yalnızca o bilim dalının o kısıtlı bölümünde araştırma yapan kişi lerin günlük diline girer, onlar kendi aralarında yazışırlar. Hatta bildiri yayınlansa bile bilimsel kurultaylarda o bil dirinin okuyucusu bir avuç insandır. Çünkü çok dar bir konudur; o alanda daha Türkiye'de az kişi çalışmaktadır. Dünyada da öyle olabilir. Dolayısıyla, bir kamuoyunda, kullanım sıklığı bakımından son derece düşük düzeylerde kalan kavramlar var. Bir de, teknik terim olmakla birlik te, çok yakın gelecekte bütün kamuoyuna seslenebilecek, onların diline düşecek gibi gözüken kavramlar var. örne ğin bir "bilgi işlem" sözcüğü. Bundan 20 yıl önce de, bunun günün birinde bütün halkın dilinde anlaşılan bir kavram olabileceğini düşünebiliyorduk. Bilgisayar deni len aracın git gide ucuzlayacağını ve bütün okullara gire ceğini, hiç olmazsa bütün mühendislerin elinde kullanılan bir araç durumuna gireceğini, giderek daha da geniş biçimde, halk kitlelerine hitap edeceğini aşama aşama algıladık. Bugün bu gerçekleşiyor. Bence o zaman bilgi sayar bilimlerinin 5 bin sözcükten oluşan bir sözcük dağarcığına giren sonuncu sözcükten başlamak yerine ve orada savaş vermek, boyuna mücadele edip, "işte benim
dediğim doğru, ben böyle diyorum" diye kafa yormak yerine, "önemi yok onun" deyip öbür ana kavramları Türkçe karşılığa kavuşturmak çok önemli, örneğin ben zetim (ya da simülasyon) alanında belki 500 sözcük kul lanılabilir, terim olarak. Ama benzetim sözcüğü, kuşku suz kendi başına bir alt alanın adı olarak, bütün bu söz cükler içinde en sık geçecek olan sözcüktür. Dolayısıyla ilkin o sözcükten başlamak gerektiği düşüncesindeyim. Bir yandan da Hamza Beyin deminki yorumuna katılıyo rum. Bulabildiğimizi tabii söyleyeceğiz, sorunu böyle çözeceğiz. Eğer bir karşılık öneremiyorsak, kültür olarak bir bilimsel çevre olarak, henüz o konu üzerinde yeterin ce yoğunlaşmamışsak, geçici bir süre için yabancı bir dilin terimlerini kullanacağız. Ama konuşurken "özür dilerim ben bunu Almanca, Fransızca ya da İngilizce söy lüyorum, çünkü bilmiyorum Türkçe nasıl demek gerekti ğini, bilen varsa ben de öğrenmek isterim" diye davetkâr olmak gerekir. Çok aykırı bir öneri gelirse, eleştiririm, benimseyemem, "kusura bakmayın ben söyleyemiyo rum, sindiremedim içime" derim. Ne kadar yanlış bir öneri olursa olsun, "Dili batırıyorsun ya da bu ne rezalet tir; dil karmaşaya büründü" demek yanlış olur. Yoktur böyle bir şey, birisi öneri yaptı diye, hiçbir zaman dilde karmaşa olmaz. Aykırı terimlerle on makale yayınlansa da karmaşa olmaz. Çünkü o yazılar gereğince çevrilir hemen İngilizce ya da sonradan bulunacak tutarlı bir terime, eğer o makalede bilimsel öz varsa, inanıyorum ki birtakım meraklıları o özü yakalamak üzere, sorup, öğre neceklerdir, makaleyi yazandan. Sanıyorum adım adım gitmek gerekiyor. Kullanım sıklığı çok önemli, bir karşılık bulabilmemiz çok önemli, örne ğin "tümleşik" sözü iyi, eğer birtakım şeyleri doğal Türkçenin toprağında hemen söyleyebiliyorsak, bu bir çözüm sağlar, çünkü çeviridir bu düpedüz. Ne diyecektik ki başka? Ya tamamlanmış, bütünlenmiş diyecektik, ya tümleşik diyecektik. Doğru Türkçe ve kısa olan çözüm hemen tutma eğilimi gösterir.
Bir şeye çok karşıyım. "İletişim" sözcüğü eğer "komü nikasyon" karşılığında oturma eğilimi gösteren bir nu maralı öneriyse, bunun arkasından başka bir terim, daha dar bir alanda, örneğin yalnızca dilbilimciler arasında "bildirişim" diye geçmeye başlarsa, bu ikinci öneri çıktı diye birincisinin hemen yetersiz olduğunu düşünmek çok yanlıştır. Bir öneri tutunma yolundayken, birisi bir başka öneri yaptı diye onun başarısına hiçbir gölge düş memelidir. Kimi zaman bir değil, beş yeni öneri de yapıl sa, onların topu belki de asıl tutmakta olan önerinin ağır lığının onda biri etmeyebilir. Bence burada sağduyu önemlidir. Yapı, ses ve anlam doğruluğu çok önemlidir. Katılıyorum ama "önem" sözcüğü yanlıştır diye bunu, iyice oturduğu halde kullanımdan düşmek çok büyük' yanlış olur. Çünkü yerine ehemmiyet" diyeceğiz. "Ehem miyet" demek, üzerinde anlaşmaya başladığımız bütün
bir yapıyı çökertmek demektir. Diyelim ki, orası da biraz pürüzlü olmuştur, " ö n e m " sözcüğü gibi sözcüklerin sayısı çok azdır. Bunları tartışmada kamuoyu önünde verilen izlenim bütün Türkçeyi, Türkçenin özleşmesini ve gelişmesini mahkum eder biçimde anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Hamza Beyin söylediği bu sözcük yanlıştır, yolundaki çözümlemeye katılıyorum. Ancak bu sözcüğü ben de herkes gibi kullanıyorum ve hiçbir sıkıntı duymu yorum. Ne var ki, yanlış olduğunu bile bile tek bir tane bile yeni sözcük üretmek istemem. Madem ki öğrendim doğru mu yanlış mı şimdi; o zaman ben önerirken mut laka sorarım bilenlere, araştırırım. Bunu yapmak zorun dayız hepimiz. Ondan sonra önermek zorundayız. Çünkü o daha doğmamış bir sözcük. Niye yanlış önereyim? Çok az sayıda yanlış öneri ortaya nasıl çıktı? Türkçeyi daha bilmiyordu Türkler. Türkçe dilbilgisi de, genel ola rak bilimde geri olduğumuz gibi, iyice incelenmemişti ki. Dolayısıyla 40 yıl önce birkaç yanlış sözcük yapılmış olabilir. Ama sözcük Türkçenin genel havasına çok uyu yor. Araştırılırsa, yapısı doğrulanabilir de. "Ehemmiyet" hiç anlaşılmayan çok aykırı bir seçenekti; hemen öldü bitti. "Hayat" sözcüğünün öleceğini 20 yıl önce ben kesinlikle öngöremezdim. Şimdi "yaşam" deniyor. Nasıl oldu bir anda? Çünkü yaşamak sözcüğü çok canlı bir söz cük. "Hayat*! sözcüğünün Arapça yaşamak anlamında "hay" kökünden geldiğini bilmemiz için gerçekten çok değişik alfabelerle yazılmış sözlükler bulundurmamız gerekir. Kendi sözlüğümüzü okumayan toplum Arapça sözlükleri bulundurup bunları okuyacak ve "hay" kökü nün yaşamak olduğunu anlayacak. Böylece Türkçedeki hayvanla hayatı kafamızda birleştireceğiz. Bu iş çok zor bence. Er geç Türkler, dillerinde yaşamak sözcüğü oldu ğuna göre, "yaşam" kavramına da bu sözcükten türemiş bir sözcük yakıştıracaklardı. Bunun için bir ozan bekle niyor, bir romancı bekleniyor ya da bir biyolog, bilim adamı bekleniyor. İşlevleri aynıdır bunların, hiç farkı yok. Hangisi ilkin güzel yazılarla, okunaklı anlaşılır ve bilimsel olarak da doğru yazılarla ortaya çıkarsa, onun önerisi hemen Türkçenin sözcüğünü yaratır, ilkin hangisi önerildiyse, bu rastlantı sonucu da olabilir, beğenilecek nitelikteki o sözcük tutunur. Sözcük ondan sonra belki 100 yıl kullanılır. Zamanla değişir diller, gelişir; bir dina mizm vardır dillerde. Biz şimdi bu esneklik içinde çalı şıp, üç beş yanlış öneriyi 40 yıl önce benimsedik, iyice kullanmaya başladık diye, onları eleştirirken Türkçenin 5 bin kökten başlayıp, bugün 40 bin sözcüğe varmış, terim alanında da 107 bin öneriye varmış büyük gelişi mini baltalamaya kalkmamak durumundayız. Çünkü bu, yeniden Osmanlıcaya, yeni Osmanlıcaya dönmek iste yenlere fırsat vermek olur. O kadar sapabiliriz ki yoldan, bütün orta öğrenimimizi ve yüksek öğretimimizi İngilizce yapma kararı bile verebiliriz. Üst yönetimi yanıltabiliriz.
Onların da bir bilgi düzeyleri söz konusu. Onların da ken di uzmanlık alanları var. Kendi siyasal eğilimlerine göre, kolayca bilim adamlarının da onayını alırlarsa, yanlış kararlar verebilirler. Danışılan bilim adamının "ne yapa lım, onlar istedi" diyerek "evet" demesinde sorumluluk payı çok büyüktür. Yönetici: ben bilene sordum der; vebal bilim adamının üzerinde kalabilir. Onun için, yaptı ğımız eleştiriyi ya da doğruyu gösterme çabamızı yanlış anlaşılmayacak biçimde belirtmek, yanlış politikaya alet edilmemesi için önlem almak, toplumsal bilinç içinde davranmak zorunluluğumuz var, yolundaki iletimi aktar mak istedim, hem meslekdaşlarıma, hem burada aramız da bulunmakla bizi sevindiren sayın dil uzmanlarımıza.
Sağolun, sizler de benim kadar bu konuya ağırlık ver mişsiniz.
Oturum Başkanı Bülent Tanık: Efendim, buyurun efendim.
Bir İzleyici: Bu panel herhalde hepimizin hafızasında uzun zaman kalacak ve şahsen daha bugüne kadar böyle bir şeye sahip olmadım. Aslında kendi mesleğimin çok dışında konular. Fakat gerçekten çok ilginç. İkinci ola rak yardımcı olayım dedim. Dilimize çevirip işçilere verilmek üzere birtakım talimatlar ya da bilgi doküman ları hazırlıyorduk. O zaman ilk defa karşılığı, Türkçesi Türkçede karşılığı yoktu, biri "jakbel", Fransızca dökü manter bir de bunun karşılığı. İngilizce'de "sör vende nan". Türkçede bir karşılıkları yoktur bunların. Ben ilk defa bu kelimeyi kullandığımı zannediyorum. Ve seksi yoner vardır Fransızca, İngilizcesi de daha başka bir keli me, onu da ayırıcı diye kullanmıştık ve daha sonra buna benzer ne kelimeler kullanmıştık. Biz şimdi bakıyoruz her tarafta kullanılıyor bu kelimeler. Ve hiç kimse nere den geldiğini de bilmiyor, bu sözcüklerin nereden çevril diğini. Ve söylendiği gibi bir kelimenin yaşama şansı olması çok önemli ve çok uygulanır olmalı, bir şeyleri çağrıştırmalı. O çağrışım son derece önemli, Gramerle dilbilgisi arasındaki ince farkı da düşündüm tabii. Çünkü gramer bir dirsek olarak bir şey ifade ediyor, bir mana ifade ediyor. Dilbilgisi, iki kelimenin birleştirilmesinden meydana gelen bir şey. Dilbilgisi, herhangi bir dil hakkın da bilgi, ayrı bir şey. Gramer ondan da daha derine giden bir kavramdır. Ama gramerin karşılığı dilbilim olabilirdi. O da sizin bileceğiniz bir konu. En çok kafama takılan şey, en çok söylediğim kelime önem, önemli, önemsizdi, onu siz çarpık kelime diye takdim ettiniz. Onu bir türlü anlamıyorum.
Efendim müsaade ederseniz.
Oturum Başkanı Bülent Tanık: Efendim buyrun. Efendim, samimiyetle konuya eğilmek gerekir bütün mesele bu, samimiyetle konuya yaklaşmak, ön kelimesi bir sıfat, Türkçe bir söz. Burda " e " ile bir fiil yapılıyor önemek ama dilimizde, tarihi dönemler içerisinde Türk
dili anıtlarından tutun da. bugüne kadar bu fiil kullanıl mamış. Kullanılmamış ama biz o fiili ipototik olarak var sayıyoruz. Farazi bir kök olarak kabul ediyoruz. Öne mek diye bir fiil yapıyoruz. Ondan sonra da "m" ekini getiriyoruz. Yani "m" eki ancak fiil köküne gelip de isim yapar, "m"yi doğrudan isme getirirseniz, diyelim ki "bir" kelimesinden "birim", olmadı. "Bir" kelimesinden "birim" ünite karşılığı kullanıldı. Hamza Zülfikâr, sen yapısı bozuk olmadı dedin diye yani olmayacak mı? Ben kendim de kullanıyorum. Ama bunun yapısının bozuk olduğunu da biliyorum. Mesleğim icabı bana sorulursa söylemek zorundayım.
Şimdi hayat mı diyelim, yaşam mı diyelim, yanıt mı diyelim, cevap mı diyelim? Gene daha evvel de söyledi ğim gibi gramer, dilbilgisi meselesinde olduğu gibi. Bu nun üzerinde fazlaca durup öğrenciye yanıt mı dedin? Dur ben sana kırık not vereyim. Niye cevap demedin? Bunu kavga ortamından kaldırmamız lazım efendim. Çocuk yanıt da diyersa desin, cevap da diyorsa desin hangisi tutarsa. Bakalım dil uzmanı ne der bu konuda, "yanmak" dönmek demektir. Dönmek fiilinden "ıt"la yapılmış bir isim "yanıt", söylüyoruz karşılığı geri dönü yor, cevabı kendisine geri dönüyor. Nerede kullanılmış? Doğu Türkçesinde kullanılmış. Biz hangi dili kullanıyo ruz? Batı Türkçesini kullanıyoruz. Biz Oğuz grubuyuz. Kutatgubilig'te "yanat" var, Divanı Lugatit Türk'te "ya nıt" var, fakat Türkiye Türkçesinde yani Yunus'ta yok, bugüne yanıt gelmemiş. Yanıt orada kalmış. Efendim "tüm" sözü de öyledir. Biz oradan alıp getirelim. Bunlar çok iyi niyetler yani halishane niyetler bunlar. Bizim kavgamız "yanıt" mı "cevap" mı, "tüm" mü olmamalı. İşte demin konuştuğumuz teknik dil konumuz olmalı dır. Düşüncelerimizi rahatlıkla anlatabilmemizi ön plana almamız lazım. Şu söz, bu sözle kalmayalım. Tabii hepi mizin yüreğinde Türkçe konuşmak, Türkçeye yatkın olmak duruyor. Osmanlıca denen belanın Türkçenin başına neler getirdiği ortada. Ve Osmanlıca gittikten son ra altından pırıl pırıl, bir altın gibi parlayan bir Türkçe nin çil tığını hepimiz gördük, yaşadık. Ama bu güzel dili daha da geliştirelim, daha da güzel yapalım. Bütün arzu muz, dileğimiz budur efendim.
Oturum Başkanı Bülent Tanık: Buyrun efendim.
Doç. Dr. Aydın KOKSAL
Efendim sayın Zülfikâr'ın Osmanlıcayı bir bela gibi yo rumlaması benim çok hoşuma gidiyor. Çünkü gerçekten yerinde. Hortlarsa bu iş. yani İngilizce, Fransızca, Al manca filan karışımı (biraz da Arapça, çünkü Araplarla da dostluğumuz ilerleyecek, İstanbul'da turistler çoğal dıkça yeniden dilimize daha fazla Arapça sokacağız, an laşabilmek için), derken iş ters dönecek yeniden. Benim korkum şudur: Osmanlıca döneminde eğer Türkçe ölme diyse yüzyıllar boyunca, bir nedeni vardır: Okulsuzluk.
Türkler köylüydü, dağlarda yaşıyorlardı. Okullardaki çok ters politikaya karşın herkes Osmanlıca öğrenemedi, okula gitmediği için. Evinde gene Türkçe konuştu. Cum huriyet kurulduğunda yüzde 9O'ı okur yazar olmayan yüzde 10'u ya da 13'ü okur yazar olan bir toplum köylü dilini yönetim dili yapmaya karar verdiğinde, yani Ata türk eliyle.dil devrimini yaptığında bu dil, hâlâ yaşıyor du köylerde, örneğin benim kayınbabam Kırşehirlidir, matematik öğretmenidir. Bana şunu söylemiştir. "Defa" sözcüğü yerine "kez" derdik. Okulda ille "defa" denecek diye öğrettiler. Çok zahmet çektik. Derken dil devrimi yapıldı. Köylü dili devlet dili sayıldığı için "kez" demek doğrudur, "defa" demeyin dediler. "Kez" dedik bu sefer. 1950 yılında da "kez" diyen öğretmenlerin peşin den Milli Eğitim Bakanlığı koşmaya başladı. Vay sen köylü dili konuşuyorsun! "Benim babam "kez" derdi, 'defa' sözcüğünü de okula gittiğimde zorla öğrendim" diyor kendisi. Demek ki "kez" sözü uydurma değil, Tür kiye'nin halkı "bu kez" diye konuşuyor, "defa"yı da hiç bilmiyor. Okulda okuyanlara medresede, mahalle mekte binde zorla öğrettiler. Bugün televizyon bütün halkın yatak odasına giriyor; herkes okur yazar olmak zorunda. Hattâ 5 yıl yerine şimdi 8 yıllık zorunlu eğitim benim senmekte. Bu hemen yayılacak. Yakın gelecekte Türkiye' de okur yazar olmayan çocuk kalmayacağını umuyoruz, bu planlanıyor. Televizyon yeter zaten. Dolayısıyla, eğer biz öğretim dili olarakk ingilizceyi benimseyerek, 400 yılda, 600 yılda Osmanlıcanın öldüremediği Türkçe, bu çağda, 30 yılda 40 yılda biter. Bu, Türkiye'nin bağımsız ve uygarlığa üye olan ülkelerden biri olma şansını öldür mek demektir.
Ana dili İngilizce olan ya da İngilizceyi ana dili gibi konuşmuşcasına 10 yıl 15 yıl Amerika'da büyümüş bir çocuğun, Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde okuyan, daha önce de Ankara kolejinde, hem de sınıf birincisi olarak okumuş bir çocuğa göre öğrenme hızı on kat daha hızlı. Bir açık oturumda konuşan çocuk 17 yaşın da, Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde birinci sınıf öğ rencisi, başarılı öğrenci, "On yıl Amerika'da bulunmuş bir çocuk var sınıfımızda, onun 3 saatte okuduğu bilim kitabını (ki Amerika'da Amerikalının okuduğu kitaptır), ben 10 veya 15 günde alt ediyorum diyor." Çok kor kunç bir şey bu. Birleşmiş Milletlerin "İnsan Hakları" kavramları gelişmekte. Bu haklara bir de "ana diliyle eği tim görme hakkı" eklenmiştir. Dünyada bir gence yapıla bilecek en büyük zulümlerden biri onun yaratıcılığını bal talama. Onun dünyayı, doğayı her şeyi anlama şansını yavaşlatmak, giderek tümüyle yok etmek için en iyi yol, onu yabancı dille öğrenmeye mahkum etmektir. Bu insan haklarına aykırıdır.
Uzun vadade bu, marjinal toplum ya da kenarda, çevrede kalmış toplum olarak bizi kısıtlar. Uygarlığın merkezin
de bulunan toplumlardan biri olmayan, eski deyimle biraz yarı sömürge bir topluma dönüşmek gibi bir geliş meyi göze alabiliyorsak, kendi dilimizden vazgeçeriz. Çok güzel, daha yetenekli gibi gözüken, daha iyi işleyen bir pazar oluruz. Ama biz yarın buluşlar yapmak istiyor sak, elektrik endüstrimiz olsun, kendi ürünlerimizi ürete lim, tasarımımızı da biz kendimiz yapalım, bilgisayar ala nında hiç olmazsa yazılım endüstrisi kurup, ürünlerimizi dışarıya da satabilelim diye düşünüyorsak, her işin çok iyisini yapmak, buluşlar yapmak, yaratıcı olmak zorun dayız. En iyisi ancak ana diliyle yapılıyor. Bu, toplum bilimcilerin, psikologların bir bulgusudur. Bir gerçektir.
Eğer bir Türkçenin çok güzel uydurulmuş onbirlerce güzel sözcüğünü görmezlikten gelip, onları savunmak yerine, yanlış uydurulmuş üç sözcüğün üstüne gide gide ille onları (üç değil çok hocam otuz olsun efendim farketmez!) onların üstüne gide gide, bilmeden, isteme den de olsa, onları sabote etmiş olursak, İngilizce gelmek üzeredir eğitim düzenimize. Çünkü Türkçe ile bu işin olmadığını Bakanlığımız, eğitim sorumlularımız ve Yük sek Öğretim Kurulunu yönetenlerimiz hepsi birden savu nuyorlar. Ben Türk Dil Kurumu'nun eski Terim Kurulu Başkanı olmakla haberdar oldum bu eğilimden. Bu süreç bugün de sürüyor. Benim kendi bölümümde (Hacettepe Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği) eğitim İngilizceye dönüştürülüyor, örneğin ben bölüm başkanıyken, bu karar benim bütünüyle karşı çıkmama, Türkçeyi savun mama karşın, alınabildi. Demek ki yavaş yavaş şu man tık benimseniyor: "madem ki Türkçeyle olmuyor, bir türlü kapatamadık arayı... Atatürk dedi, evet, pek çok şeyler dedi, ama bu konuda galiba yanılmış... Bunu gör mezlikten gelelim, Türkçeyi feda edelim, İngilizce olsun, tek kalkmalım". Böyle düşünürsek kalkınma umutlarımız bu sefer sonsuza dek söner. Bu sefer hiç kalmaz o umut larımız. Ben bunu özellikle vurguluyorum. Birimizin üç saatte öğrendiğini, öbürü üç günde ya da on günde öğre necekse, bununla öğretim yapılamaz. En kestirme başa rılı öğretim şöyle yapılır: Öğretmen doğrudan doğruya ana diliyle konuşur, öğrenci ana diliyle öğrenir. Üç terim eksikse onu bulma şansımızı ileriye bırakırız. Bil diklerimizi konuşuruz, öğrenme böyle olur efendim. Yanlış sözcükler varsa, diyebilirim ki "şimdilik ben bu sözcüğü söylüyorum çocuklar, belki de kurgusu yanlış, öyle hissediyorum; ayrıca güzel de gelmiyor; fakat daha iyisini bulamadığım için bunu kullanıyorum; İngilizcesi de şudur. Ben şimdilik onu da söylüyorum. Türkçe böy le gelişir. Bu iş yürür. Çünkü dokuz yüz bin kavram ko nuşulacak Türkçede, dokuz yüz bin. Bu sayıyı ben tek nik dili konusuyla ilgili en büyük parametre diye dikkati nize sunuyorum. Bu işin siyasal boyutu da var demek istiyorum. Yani teknikte Türkiye'nin büyümesi, dünyaya açılması, endüstrileşmesi, yalnızca kısa dönemde, hemen
bugün çözeceğimiz bir sorun değildir. Kuşak kuşak ça balar sürdürülerek çözülecek sorunlardandır. Dilimiz bu gün dünyanın bilim dili olmaya aday en yetkin dillerin den biridir. Daha bilim dili olmamıştır, ama şimdi olmak üzeredir. Eğer biz de bu elli yılın birikimini bir parça işlemeyi, el ele verip işlemeyi, birbirimize girmeden işle meyi sağlarsak, inanıyorum ki çok kısa gelecekte, Türk çe bilim dilleri arasında anılacaktır. Bunun göstergelerini uzun uzun anlatmayacağım. Fakat somut gözlemlerim ve tartışmalarım var. Yabancı dünya da Türkiye'de olanlara sandığınız kadar ilgisiz değildir, örneğin bir Fransa, Türk çenin nasıl olup da bunca geliştiğini Türk Dil Kurumu'na geçmişte sormuş, 12 sayfalık rapor yazmışızdır Fransız lara. Fransızlar İngilizce baskısı karşısında dillerini nasıl savunacaklarını bilmedikleri için, "siz nasıl başarıyorsu nuz bunu, bize de söyleyin" dediler. Teşekkür ederim efendim. (Alkışlar...)
— Oturum Başkanı Bülent Tanık: Efendim sayın Kök sal'a teşekkür ediyoruz. Başka soru.
— Efendim kısa olmak koşuluyla lütfen.
— İzleyici: Ancak söze hoca olmak nedeniyle 1922'de okula girdim. 4. sınıftaydım ve İngilizce, Almanca, Fran sızca konuşuluyordu. Bir türlü anlayamıyorum. Fransız ca bilmiyorum. Ne yapacağımı şaşırdım. Tam o esnada müselles, üçgen, dörtgen ben bunu anlıyorum. Allah bize inşallah Arapçayı nasip etmesin.
Aydın Koksal: Olacak şey değil efendim.
— İzleyici: Bir yabancı ülkeyle sözleşme yapılacaktı. Ben de toplantıdaydım. Yabancı devlet kendi lisanıyla ve Türkçe yazalım diyor. Biz itiraz ediyoruz, hayır öyle şey olmaz senin lisanında ve İngilizce yazılacak diye. Benim için çok ağırdı. Bunlara da önem vermek lazım.
— Oturum Başkam Bülent Tanık: Evet efendim. Alkış lar... Çok teşekkür ediyoruz. Sayın konuklar sanıyorum değerli konuşmacılarımızdan söz isteyen yok. Saat altıda da toplantıyı bitirmem gerekiyordu. Bir şansım var ko nuşmacılarımızın hepsi ne söylemek istediklerini açıkça anlatma yeteneğinde ustalar. Onun için toparlama, özet leme gibi bir konumla karşı karşıya kalmayacağımı sanı yorum.
Değerli katkılarından ötürü panelistlerimize ve sizlere çok çok teşekkür ediyorum. Dil konusunda teknik dil konusunda katkısını umduğumuz bir çalışmanın da müj desini vererek toplantıyı kapatmak istiyorum, öncelikle ihtisaslar arasında anlaşılabilirliği, bunun yanı sıra da yakın çevrede teknik alanla ilgilenen kesimlerin anlaşabi leceği bir iletişim ortamının hazırlığı içerisinde Birliği miz, yabancı deyimiyle, popüler teknik bir dergi hazırlı ğını sürdürüyoruz. Dilcilerimizin ve bilim adamlarımızın bu konuda katkılarını orada da sürdürmeleri dileğiyle hepinizi selamlıyorum.