Elektrik Mühendisliği · Sayı 330-331 · Nisan-Mayıs 1986
TEKNİK DİL PANELİ 2
- Yıl
- 1986
- Sayfa
- 5
- Okuma süresi
- 18 dk
- Görüntülenme
- 0
Konu
Mühendislik mesleği, meslek hakları ve istihdam
İlgili: Oda ve TMMOB örgütsel yaşamı, Bilim, teknoloji ve meslek tarihi
Anahtar kelimeler
- teknik dil
- terim türetme
- anadili bilinci
- Türk Dil Kurumu
- dil devrimi
- bilim dili
Özet
EMO tarafından düzenlenen Teknik Dil Paneli'nde Bülent Sankur ve Hamza Zülfikar, Türkçenin bilim ve teknik terim üretimi konusundaki sorunlarını, dilin uydulaşması, anadili bilincinin önemi ve terim türetme süreçlerini tartışmaktadır.
Tam metin
Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.
TEKNİK DİL PANELİ
Oturum Başkanı Bülent Tanık: Sözü program çerçevesinde Sayın Bülent Sankur'a devrediyorum. Buyurun Sayın Sankur. Doç. Dr. Bülent SANKUR Sayın konuklar, ben de dil, bilim ve teknik eğitim konu sunda birkaç düşüncemi belirtmek istiyorum. En önce dil kuşkusuz sözcük yığışımı değil. Dil, çok anlamlı bir dizge ya da sistem. Diller derin örüntülenmeleri, yapılan maları ile kendi içlerinde organik bir bütünlüğe sahiptir ve bir dil içindeki altdizgeler ve bu altdizgelerin karşılıklı ilişkileri ve etkileşimleri ile dil organik bir biçimde geli şen ve büyüyen bir sistemdir. Dilleri bir dizge olarak ele aldığımızda şunu gözlemleyebiliriz: kimi diller kapalı, kimileri de açık dillerdir. Kuşkusuz dillerin kimi altdiz geleri yabancı etkilere karşı tümüyle kapalıdır, örneğin bir dildeki sesbilimler yani fonemler, difonlar, alofonlar kolay kalay başka dilden alıntılanamaz. Ya da bir dilin sözdizimi kolay kolay başka bir dilden etkilenemez. Oysa dilin başka bir altdizgesi olan sözcükler kolaylıkla başka dillerden etkilenirler. Bu bağlamda, bazı diller yabancı dillerden çok büyük oranda ve adeta onlara tut sak olurcasına sözcük ödünçlemişlerdir. Eğer bir dil kül türel ilişkide bulunduğu başka toplulukların dillerinden tartışmasızca ve hiçbir süzgeçlemeye yer bırakmadan başka sözcükleri alıyorsa, ödünçlüyorsa, bu dile artık uydu dil demek gerekiyor, örneğin Osmanlıca tam anla mıyla bir uydu dil. Çünkü Farsça'da ve Arapça'da hatta başka dillerde gördüğü tüm sözcüklere kapılarını açmış
olan bir dildi. Bunun kusurunu belki tarihsel koşullarda aramak gerekiyor. Göçebe bir kavim Anadolu'ya akıyor. Kendisinden çok daha gelişmiş bir toplumla karşılaşı yor ve kentleşirken ve devlet düzenini kurarken belki o anda eli mahkumdu, yabancı dillerden gelen sözcükleri almaya. Bu kez Türkçe Avrupa dillerinden, özellikle ingi lizce'den sözcük alma eğiliminde ve gene bilim dili olarak bir uydulaşma sürecinde. Daha önceki yüzyıllarda yazar ve ozanlarımızın dil konusunda yeterince anadili bilincini geliştirmemiş olduğunu görüyoruz. Aynı anadilin geliş memişliğini bu kez teknik adamlarımızda, bilim adamla rımızda görüyoruz. Diğer bir deyişle, halk dilinden bir dayanak aramadan, kendi özüne varmadan, kendi topra ğında solumadan yabancı dillerden tartışmasızca sözcük ler ödünçleyen bilim adamlarımız adeta, bu yabancı söz cüklerin büyüsüne saklanmak istiyorlar. Sanıyorum bu dil uyduculuğunun en örseleyici sonucu ve aynı zamanda nedeni, bireyin kendi dilinde sözcük türetme, kavram karşılama, terim yaratmaya karşı yeterli ilgi ve güvenç duymaması ya da duyamamasıdır. Burada bir konuyu yine vurgulayalım. Dil ve söz aslında farklı kavramlardır. Bir dildeki söz varlığının değişiminin boyutlarını ve dina miğini algılamak için gerekli bu tanımları yapmak. Dil, lisan, language aynı topluluktaki bireylerin benliğinde yer etmiş olan bir gömü, yani her zihinde gerektikçe ger çekleşen bir potansiyel, bir gizil güç. Dolayısıyla dil bir onaşım, bir konsensüs sonucu. Oysa söz kelam "speech" bireysel bir olgu ve bireyin özgürlüğüne bağlı. Bu anlam
da birey sözünü istediği gibi değiştirebilir. Doğallıkla onu tek kısıtlayan neden toplumsal onaşımdır. Her dilsel gösterge bir toplumsal onaşım ürünü olmak zorunda. Sözcüklere dönelim. Sözcükler dilin yapıtaşlarıdır. Fakat bu panelin bağlamında biz daha çok terimlerle ilgileniyo ruz. Terimlerde anlam uyarımlılığı, anlam saydamlığı istenir. Şöyle k i , bir sözcük sesletildiği anda, altında yatan kavram saydam olmalıdır. Zihinde bir çağrışım uyandırmalıdır. Anlam uyarımlılığını yahut da anlam saydamlığını tersi anlam bulanıklığı, anlam bulanıklığına yolaçan en başat etmen çokanlamlılık yani bir sözcüğe birden fazla anlam yüklenmesi. Esasında bir sözcük bir dilde ne kadar çok kullanılıyorsa, giderek tarihsel süreç içerisinde o kadar fazla anlama kavuşuyor. Y ine de her sözcüğün asal olan bir anlamı var ki buna düzanlam yahut da denotasyon deniyor. Bir de bu sözcüğe değişik ikinci kavramlar yüklenmiş olabilir. Y ani yananlamlar. Fakat bir terim yaratırken sözcüğün daha çok düzanlam ından yararlanmak zorundayız. Bir dildeki düzanlam/yananlam karşıtlığı doğal dildeki sözcükleri terimleştirmede işi en zorlaştırıcı etmen, özel bir bilgi alanında, özel bir uğraşı alanında, bir uygulayım alanında, bir uzmanlık dalında, o uzmanlık dalına özgü bir sözcükler uzmanlar arasında etkin bir iletişim sağlamak için vazgeçilmez bir koşul dur. Fakat sağlıklı bir terimde tekanlamlılıkla aslında eşanlamlı. Dil ve teknik bilimin olağanüstü gelişme çiz gisi izlediği bir çağda yaşıyoruz. Buna koşut olarak, çağ daşlaşan, kendini bu bilimin evrimine uyduran her top lumda da bir sözcüksel patlama söz konusu. Y ani yeni gelişen kavramlara, yeni gelişen fikirlere karşılık yeni terimler bulunmak zorunda. Bu da sözcüksel özgürlüğe olanak tanıyor. Bilimsel dilin oluşması ve sağlıklı bir terimler dizininin dizgesinin oluşması esasında bilimin toplumsallaşmasıyla da yakından ilgili. Bilimin ve tekno lojinin topluma ağdırılması toplumun değişik katmanla rına ulaştırılabilmesi, eriştirilebilmesi için aydınlık, açık bir dil gerekli. Oysa anadili bilincini içine sindirmemiş, kendi diline karşı güvenci olmayan ve bilimi toplumsal bir kurum olarak bir kültür yumağının bir parçası olarak algılamayan bilim adamlarımızın çoğu yabancı dilin bir büyüsüne adeta saklanıyorlar. Bunun en belirgin örnek leri belki tıp dalında. Tıpk ı bir büyücü gibi, büyücü nasıl ki kendi becerilerini saklayarak üstünlük sağlar. Kimi meslek adamlarımız ve bilim adamlarımız, iletişim kur maktan çok kendi bilim dalının ya da kendi uğraşı alanı nın özgürlüğünü vurgulamak istercesine yabancı terimle rin büyüsünün arkasına saklanıyor.
Türkçe bu aşamada, bu çağda evrensel bir bilim dili ola maz. Hatta izleksel, tematik bir bilim dili de olmayabilir bu aşamada. Fakat hiç olmazsa öğretsel bir bilim dili olarak geliştirilebilir. Oysa şu andaki Türk toplumundaki gelişme, daha çok bütün eğitimin yabancı dille yapılma sı. Gerek askeri okullarımız, gerek üniversitelerimizde
genel eğilim bütün eğitimi ingilizceleştirmek. Aslında İngilizce sadece bir araç olmalı, bir amaç değil. Y abancı dille eğitim bir amaç değil bir araç olmalı. Böylece Türk cenin kendi toprağında bile aşağısandığını, ikinci plana itildiğini, yoksandığını görüyoruz. Nedir acaba bunun nedenleri ve çözüm yollan. Denebilir ki, ulusal dilin tutarlılığı bozulmadan uluslararası yeni bilim terimleri üretilsin, yabancı dildeki temel bilimsel yapıtlar, yani korpuslar Türkçeye çevrilsin. Çok sayıda monografi, ki tap yazılsın, belge yayınlansın. Fakat kanımca en önemli önlem bilim adamlarımızın ve teknik öğretmenlerimizin de anadili bilincinin uyandırılması ve sanıyorum en kilit etmen bu. Y azar olarak, aydın olarak, bilim adamı olarak aktöremizin, ilk ödevi kendi dilimize olan saygıdır. Bu saygı şu demek: hepimizin bir dil işçisi olması, dili bir kuyumcu titizliği ile işlemek. Dil işçisi olmak ne demek? Bir alıntıyı aktarayım: " Ve dilin sunduğu olanaklarla yetinmemek, dilin verileriyle yetinmemek, bunları aş mak, sözcüklerle boğuşmak, anlam düzeylerini sürekli tartışmak, sürekli denetimden geçirmek, çağdaş anlam ları sınamak ve ürettiklerimizi toplum yaşamına dil yo luyla aldırmak. Anadili bilincin, düşüncenin anadili de ğerleriyle üretilmesi, anadili değerleriyle yayılması, biçimlendirilmesi demektir. Böylece dilimiz birgün çağ daş uygarlığın getirdiği tüm yeni kavramları, yeni tekno loji ve yeni bilimleri eksiksizce karşılayabildiğinde, ya da karşılayabileceğine inancımız pekiştiğinde, bilim dilimi zin de kendi toprağında yeşermesi ve Türkçenin bir dü şünme dili, bir öğrenme dili, öğretme dili olarak yetkin leşmesi söz konusu olacak. Sorun sadece terimler değil, yani dilin içindeki yabancı terimleri atıp Türkçelerini koymak değil. 17. Y üzyılda İngilizce yazılmış makale lere baktığımızda oldukça ham bir dille karşılaşıyoruz. Oysa 3 0 0 yıldan beri işlene işlene İngilizce bugün son derece akışkan, son derece saydam, son derece esnek, aynı akışkanlığı, aynı örgenselliği, aynı zengin örgüyü, aynı yapılanmayı Türkçe içinde gerçekleşmesini gerçek ten hepimiz arzu ederiz. Dil devrimi deyip duruyoruz. Sadece Türkçey e özgü değil. Hemen bütün diller değişik zamanlarda dil devrimi geçirmişler, ve de sürekli geçir mekteler. örneğin anglofon ülkelerde dil devrimleri kurum dışı olarak gerçekleştiriliyor, örneğin bir New Y ork Times muhabirinin herhangi bir olay karşısında bir sözcük üretmesi çok olağan karşılanıyor. Bizde ise daha çok bir kuruma yüklenmiş bu görev, bu ödev. Ancak bütün dil devrimlerinin ortak bir yanı var. Çağdaş anlam daki dil devrimleri aydınlanma devriyle başlıyor. Ve bili min az «ayıda bir insanın lüksü olmaktan çıkıp topluma mal olmasıyla başlıyor. Bilimi topluma mal etmek için herkesin anlayabileceği ortak bir dil kullanmak gereki yor. Dolayısıyla Latince yerine Fransızca, Latince yerine İngilizce, Latince yerine İtalyanca. İkincisi Ulusçuluk akımları, toplumlar ulusal benliklerini en sağlıklı bir şe
kilde kendi dil dizgeleri içinde koruyabilmişler. Dolayı sıyla uluslaşma sürecinde de bu büyük ulusal gömüye, ulusal hazineye başvuruyorlar. Bilimlerini, felsefelerini, edebiyatlarını ulusal dille geliştirmeye çalışıyorlar. Bu eğilimleri, bu aşamaları Norveççe içinde görüyoruz, Macarcada, Vietnamcada, Fransızcada, İngilizcede, Fele menkçede, İtalyancada ve tabii Türkçede. Aslında İngi lizcenin evrimine kısaca değinip, birkaç alıntıya tekrar burada vereceğim. 16.ncı yüzyıllarda bugün Türkiye'de yaşanan aynı tür yakınmalar söz konusu, gündeme geli yor. Dil kuşaklar arasını, kuşaklar arasındaki ilişkiyi koparacak deniyor. İngilizce sözcükler yakışık almaz deniyor. Anadili bilincinin yeterince gelişmemiş olduğu vurgulanıyor. Ve John Carlton şöyle diyor bir şiirinde "dilimiz o kadar yetersiz, o kadar terslikle dolu, o kadar renksiz ki, sizturlar yazmak için kullanacak olsam nere den bulayım, düşüncelerini yansıtacak sözcükleri". 14. ncü yüzyılda da Anadolu'da Aşık Paşa şöyle diyor hepi mizin bildiği gibi 'Türk diline herkes bakmaz idi, Türk lere hergiz gönül akmaz idi, Türk dahi bilmez idi bu dille ri, ince yolu, ol menzilleri". Oysa 17. nci yüzyıldan baş layarak İngilizce çok hızlı bir değişme süreci içinde, çün kü İngiltere uluslararası ticarete açılıyor. Ticaret genişli yor. Arkasından sanayi devrimi patlıyor. Ve bu aşamada da son 30 yıldan beri yaşandığı gibi İngiltere'de bir aka demi kurma çabaları, dilin evrimini yavaşlatma çabaları görünüyor. Ve bu tür kaygılar şu şekilde yine dile getiri liyor: "Dayanıklı mermer arayan ozanlar onun üzerine Yunanca ve Latince yazmalıdırlar. Biz kum üzerine yazı yoruz. Gelişen dilimiz yükselen deniz gibi herşeyi silip süpüriiyor." Ya da şöyle yakınmalar oluyor: "İngiltere'de de insan sayısı kadar dil var." Bizde de terimleşme çabası içinde yeni üretilen terimlerin dili bozduğu yakınmaları buna benziyor. Türkçenin evrimi ve arılaşması esasında tanzimat döneminden başlıyor. Ancak o zamanki arınma çabaları çok cılız ve epeyce bilinçsiz. Aslında bilinçli çaba tabii Atatürk'le ve Türk Dil Kurumu'nun kurulma sıyla başlıyor. Ve birçok bilimerinin, sanaterinin işbirli ğiyle Türk Dil Kurumu'nun 50 yıldaki varlığıyla 100 bine yakın terim oluşturuluyor. 100'den fazla terim kita bı yayınlanıyor. Ve bunların büyük bir kısmı günlük dile, dilin çevrimine girebiliyor.
Oturum Başkanı Bülent Tanık: Çok teşekkürler Sayın Sankur. Tam vaktinde sözü tamamladınız. Söz sırası Sayın Hamza ZUlfikar, buyrun efendim.
Teşekkür ederim başkan.
Doç. Dr. Haraza ZULFİKAR
Sayın dinleyiciler, sadeleşme ve özleşme çabalarının sonuçlarının daha belirgin olarak ortaya çıktığı şu dö nemlerde gelişmelerin enine boyuna tartışılması, her düzeyde tartışılması, doğru ve bilimsel olan durumun ortaya konulmasının artık zamanı gelmiştir. Bu yüzden
Elektrik Mühendisleri Odası'nın dilimizin çeşitli proble rinden olan Teknik Dil konusunu gündeme getirmesi isa betli olmuştur. Bir bilim dalının sahibi ve geliştiricisi biz olmadığımız sürece o bilimin, o bilim dalının terimleri Türkçe olmayabilir. Geçmişte ve içinde bulunduğumuz dönemde bazı istisnalar bir kenara bırakılırsa genelde hep böyle olmuş. Terimlerimiz yabancı dillerden dili mize geçmiş sözlerden ibaret kalmıştır. Dili doğrudan etkileyen bu durum, yıllar boyu öğrenmeyi güçleştirmiş, rahatlıkla bilgi aktarmayı engellemiş ve pedagojik bakım dan çeşitli problemler yaratmıştır. Bu sonuç, yapılacak bir şey kalmamıştır, fikrine bizi götürmemiş, bilinçli ola rak 1932 tarihinde başlatılan yabancı kelimelerin Türk çeleştirilmesi işi özellikle son 15 2 0 yıl içinde hızlandı rılmış; TDK başta olmak üzere üniversitelerde, diğer kuruluşlarda terim kitapları yayınlanarak çeşitli terim önerilerinde bulunulmuştur. Önerilen bu terimlerden tutunanlar olmuş, benimsenenler olmuş, tutunmayıp zamanla unutulanlar da olmuştur.
Bu kısa girişten sonra asıl itilaf konusu olan duruma geçebiliriz. Önce şunu belirtelim ki; terimlerimizin Türk çeleştirilmesi dilin ve öğrenimin lehinedir ve bu düşünce daima korunacaktır. Current, ceryan karşılığı akım, com pound, mürekkep karşılığı birleşik, eksite edici karşılığı uyarıcı, bobin karşılığı, sargı, transmıtter karşılığı verici, collector karşılığı toplayıcı, tasfiye karşılığı arıtım, tecrit isolation karşılığı yalıtım, mahrukat karşılığı yakıt, jene ratör karşılığı üreteç, sapma, kırılma, ölçüm, susturucu, nemölçer, kurtulma hızı, çoğaltıcı gibi daha pek çok söz Türkçenin kurallarına uygun düşen ve tutunan, benimse nen terimlerdir. Bunlar dilin yapısına, ses düzeyine ve anlam ölçülerine uygun olarak üretildiği için tutulma şansları kuvvetli olmuştur. Tutulmayan veya benimsen meyen terimlerden de birkaç örnek verelim. Kısmi karşı lığı tikel, elektrot karşılığı üşek, iyon karşılığı üşer, kutup karşılığı ucay, modülasyon karşılığı kiplenim, batarya, akümülatör karşılığı birikeç, vektör karşılığı yöngü, limit karşılığı erey gibi sözlerin ise tutunma şans ları pek olmamıştır. Bu durum ilk bakışta kişisel bir değerlendirme gibi görülebilir. Bir başka çevrede bu terimlerin benimsendiği, kullandığı ileri sürenler çıka bilir. Bazıları yapının doğru olması, canlı bir köke dayan ması, ekin fonksiyonu uygun olması, karşıladığı kavramı her yönüyle tamamlaması, kısaca ses, yapı ve anlam ölçü leri bakımından terimin kuralı olması ilkelerini de redde debilir. Hatta düşünceyi kuvvetlendirmek için tutunup da yazı diline kazandırılmış, yapıca bozuk örnekler vere bilir. Bu görüşler, daha da ileri götürülüp, ses, yapı ve anlam özellikleri hiç önemli değildir, önemli olan her tür aracı kullanıp bu kelimeleri dile kazandırmaktır. Görüşü de ileri sürülebilir. Uzayıp gidecek benzeri tartışmalar, konunun sürüncemede kalmasına sebep olur ve bu katı tutumlar dilimizin aleyhine bir durum yaratır. İstisnaları
az olan, hemen hemen tamamen kurallı bu güzel dilimizi, aykırı kelimelerle doldurmaya dil bilgisi kitaplarımızda istisna sayfaları açmaya hiç hakkımız yoktur. İsim kök lerine gelmesi gerekirken demin Aydın bey hocam da dokundu, ulu orta sıkça kullanılan sal, sel ekini audio ve visual kelimelerini karşılamak için işitmek ve görmek fiil köklerine getirmemiz işitsel, görsel gibi terimler yapa rak bunları radyo ve televizyon gibi kuvvetli yayın organ ları aracılığıyla sürekli duyurmamız, bu yolla tutunmala rını sağlamamız kanaatimce doğru olmaz. Önemli olan çalışmalarımızı bilimsel, doğru ve mantıklı olanlardan yana yoğunlaştırmamızdır. Duymak fiilinden türetilmiş duygu sözüne, hiç diyeceğim yok. Bir isimdir, bir addır, his karşılığı önerilmiştir, sal ekini alan duygusal ad köküne, isim köküne gelmiştir, duygusal yapıca doğru olup, hissi sözünü karşılamaktadır. Yüzlerce benzeri örnek verebilirim. Ulu önder Atatürk'ün bu konudaki tutumu bize kılavuz olması bakımından çok önemlidir. Bilindiği gibi geometri terimlerimizin büyük bir bölü münü kendisi bizzat yapmış veya yapımını denetlemiştir. Çizgi, kırık çizgi, açı. dar açı, ters açı, dikey, düşey, alan ve benzeri terimler onun eseridir, ö t e yandan hepsi Türk çe olan sayı adlarından yararlanan Atatürk, geniş kelime sinin kökü olan gen kelimesini alarak bir bileşik kelime türünde üçgen, dörtgen, beşgen terimlerini yapmıştır. Osmanlının ağdalı sözlerinden bizi kurtarmıştır. Ba zıları üçgen, dörtgen sözündeki gen parçasını izah ede medikleri için, bunun Yunanca genos kelimesine bağla maktalarsa da doğru değildir. Gen Türkçe olan, geniş kelimesinin köküdür. Nitekim genlik kelimesi, terimi de bu kökten türetilmiştir. Bu güzel örnekler yanında ATA TÜRK kenar, derece, saniye, pramit gibi yabancı kelime leri de kabul etmiştir. Hendese terimini kaldırmış, gene yabancı olan geometri terimini koymuştur. Bunun yanın da imsi, imsal, yüre gibi geometri kitabında yer alan terimler onun tasvibinden geçtiği halde tutunmam ıştır. Kendisinden, bu konudaki tutumundan bahsedildiğinde şöyle denmektedir. Dil Kurumu'nun yayınları içerisinde çıkan küçük geometri kitabında boş kısmında bu açıkla mayı bulmaktayız. "Atatürk eleştirileri daima memnun lukla karşılamış ve ortaya koyduğu yeni terimlere ve kelimelere bir deneme hakkı tanımıştır. Amacı daima daha uyguna doğru ilerlemekti, önerilen değişiklikleri haklı görünce hemen benimsedi. Atatürk'ün ortaya koy duğu terimlerden birtakımı bugün kullanıştan çıkmış yerlerini daha uygunlarına bırakmıştır. Tümey açı yerine tümler açı, bütey açı yerine bütünler açı örneğinde oldu ğu gibi, Atatürk ilke adamı olduğu için bunları hoş göre cek, hatta sevinecekti."
Sayın dinleyiciler, Atatürk'ün ceyb ve teceyb eski Osman lıca karşılıkları onlar, sinüs kosinüs kelimelerine karşılık aramak için 3 Nisan 1937 tarihli Ulus Gazetesi'ne ilan vermesi ve bir devlet adamının dile verdiği önemi göster mesi bakımından çok anlamlıdır. Bizzat okullarda ders
leri dinleyerek, "Benim otomobilimi hazırlayın Sivas'a gideceğim" deyip, herkesin telaş ettiği bir anda meğer Sivas'taki lisede, (1937 yılında) ortaokullarda okutul ması gereken terimlerin ne durumda olduğunu, okutulu yor mu, okutulmuyor mu diye Sivas'a kontrole gitmesi ilgi çekicidir. Terimlerin üzerinde durması ne yazık ki, ömrünün son yıllarına rastlamıştır. Onun bütün çabaları terimlerin anlaşılır olması yönündeydi. Konuyu biraz daha açarak terim sözünün tanımana bir göz atalım. Sankur hocamız daha güzel bir açıklama yaptı. Terimin tanımını çok daha güzel yaptı. Ben de daha başka şekil de söylemeye çalışayım. Terim bir bilim dalının kısaca özel kelimeleridir. Bir başka söyleyişle, bir bir dalının, ilgililerince kullanılan anlamlarını sınırlı ve çok zaman tek olan mecaz anlamları bulunmayan sözlerdir. Kurgu, donanım, düzlem ve benzeri. Teoride böyle olmakla bera ber terimlerimizin önemli bir bölümü, aynı zamanda or tak dilde, gündelik dilde de kullanılmaktadır. Bu bakım dan terimleri; dar bilim çevresinde kalan terimler, günde lik dilde kullanılan terimler diye ayırabiliriz. Ancak bunu kesin bir çizgiyle bölmek kolay olmaz. Tamamen bir bilim dalının çok özel kelimeleri olabileceği gibi, yazı diline de aktarılmış hatta yazı dilinden gündelik dilden alınıp terim haline getirilmiş sözlerimiz de vardır. Yatak, (otomobil yatak yaktı), kılavuz, göbek, ayak, yıldız ve benzeri terimler bugün otomotiv sanayiinde kullanılır. Bunların çoğu benzetme yoluyla gündelik dilden aktarıl mıştır. Hemen belirtelim ki bugelişme dilin mantığına uygun, kolay ve zahmetsiz bir yol olmuştur. Bu tür söz ler canlı ve işlek olduğundan çağrışımları kolay olmuş, kastedilen anlamda pekala anlaşılmıştır. Gündelik dile giremeyen özellikle sosyoloji, mantık, dilbilim müsaade ederse hocamız, iletişim gibi yeni gelişen bilim dallarının terimlerine karşılık ararken terim yapma ilkelerine pek uyulmamıştır. Ortaya atılan bazı terimlerin çağrışımları zayıf olduğundan anlaşılır olmayı zorlaştırmıştır. Paran tez içinde verilen Latince, İngilizce ve Fransızca karşılık lar anlamaya yardımcı olur.
Bir örnek alalım. 'Toplum üyelerinin yapay olarak geliş tirdikleri uylaşımsal simgeler olan sözcüklerin bireşimiy le düşünceler biçimlenir, gelişir ve toplumsal evrim süre cinde yer alırlar." Burada uylaşımsal simge ile bireşim sözlerinden kastedilenin ne olduğunu açıklamak zorunda kalıyoruz. Bu cümleyi anlayabilmek için. Tabii ki bu söz lerin gündelik dile girmesi söz konusu değildir. Ancak bu alanda ilgili kimselerin bu cümleleri anlayıp, anlamadık ları yani bu bilim dalıyla ilgili olan kimselerin düşünceyi anlayıp anlamadıkları üzerinde durulabilir. Bir başka örnek verelim. "Bir anlayışa göre mantık biçimsel dizge lerin dışındaki önerme ya da çıkarmaları da inceleyecek tir. Bugün özellikle eytişimsel bir felsefe anlayışını sa vunmak isteyen çevrelerde çelişmezlik ilkesine dayanan biçimsel mantığın karşısına çelişmezlik ilkesini yadsıyan içerikli bir eytişimsel mantık konuyor." Görüldüğü gibi
mesele yalnızca terim meselesi değildir. İfadeler, öneri durumundaki kelimelerle verildiği için düşünce gene kapalı kalmaktadır. Herkes mantık dilini anlamak zorun da değildir. Bunlar o alanın özel terimleri, özel kelimele ridir. "Mantık sözlüğünü eline alan öğrenci, bu terimleri öğrenerek düşünceyi çözer" şeklinde bir savunma inan dırıcı olabilir mi? Eğitmek veya ayıtmak şeklinde eski metinlerimizde geçen bu söz ölü bir sözdür. Günümüz yazı diline kazandırılmak istenmiştir. Eğitmek fiilini orta hecesindeki dar ünlü düşürülmüş, eğit yapılmış bir işteş çatı eki getirilmiş, sonra da im ekiyle isim yapılmış ve bu isme sal nispet kavramı taşıyan ek getirilerek sıfat elde edilmiş, epeyce zahmet çekilmiş, doğru bir yapı kurul muş ama kök ölü olduğu için çağrışımı zayıf kalmıştır. Böyle bir ölü kökle "diyalektik" terimini nasıl öğretebi liriz. Bu söz acaba o bilim dalının ilgilileri arasında yay gın mıdır? Görüldüğü gibi terim yazıdilini doğrudan etki lemekte, anlaşılır olmadığı sürece ifadeler kapı kalmakta dır. Bu tarzda anlaşılması zor ifadeleri ile ders kitaplarını kaleme almak, makale yazmak pek yarar sağlamayacak. Doğru ve yerinde terimlerin yaygınlaştırılması sağlanma dıkça düşüncelerin aktarılması kolay olmayacaktır. Buna bir de dili iyi kullanmayan dildeki incelikleri, kıvraklığı gözetmeyen bir tutum eklendiğinde, ifadeler büsbütün sıkıcı ve zorlayıcı olacaktır. Terim kargaşası ve çıkmazı ülkemizde büyük boyutlara erişmiştir. Tutunmuş ve yay gınlaşma eğilimi göstermiş bir terimin yerine bir süre sonra başka bir terim ileri sürülmektedir. Bilgisayar ka bul, yerine bilgiişler görüyoruz. İletişim yerine bildiri şim terimlerinin önerilmesi ve benzeri durumlarda inat laşılması söz konusudur. Türkçeleşmesine 1942 yılında başlanan gramer terimlerine bir göz atacak olursak, bu alanda daha ilgi çekici durumlar görürüz. Daha önce baş lanmış Türkçeleştirilmesine. Ünsüzlerin ses tellerinde tit reşimi veya titreşimsiz olmalarını anlatan voiced anvoi ced terimlerin beş, altı çeşidi yapılmış. Bunlar okul kitapları dahil bütün garmer kitaplarıyla ilgili makale ve yazılarda, yazarın anlayışına bırakılmıştır. Birisi titreşim l i , titreşimsiz terimini benimserken ötekisi sedalı, sedalı sız, diğeri ötümlü, ötümsüz, bir diğeri tonlu, tonsuz, veya sert, yumuşak, sürekli, süreksiz terimlerini kullanıyorlar. Bu durumun da diğer bilim dallarındaki terimlerin başına gelmesi kanaatimce pek uzak değildir. Bütün bunları yapanların iyi niyetinden şüphe etmek asla düşünülemez. Kimse dilinin aleyhinde değildir. Bütün çabalar terimle riyle, ifadeleriyle kısaca her yönüyle Türkçe olan bir dil kurmaktır. Tutarsızlığın ve kargaşanın bir yanı da bilim dalları arasındaki terim birliğinin kurulamamasıdır. özel likle bugüne kadar yayımlanmış terim sözlüklerine bakıl dığında belli bir kavramı karşılamak için, değişik Türkçe terimler ortaya atılmıştır. Contraction terimi fizikte büzülüm, gramerde büzülme, bir başka bilim dalında sıkışma şeklinde karşılanmıştır, ö t e yandan gramerde adverb, fizikte determinant olan bu iki ayrı terim gramer
terimlerini içine alan sözlüklerde belirteç sözüyle karşı lanmıştır. Bu olumsuz gelişmelerin Türk diline yansıyan bir yanı da yabancı dilde düşünüp, Türkçe yazmak. Ya bancı dil kalıplarına göre kelimeler türetmektir. Örnek olarak Türkçede ön ek yoktur. Ön ses vardır. İlan, yılan, recep, irecep vb. Ekler kök ve gövdelerde belirli bir düzen içinde dizilir. Hind Avrupa dillerinde ön ek durumunda bulunan şekiller gene aynı kalıplar kullanılarak Türkçeye tercüme edilmeye çalışılmıştır. Mater, özdek (madde) terimiyle karşılanırken, antimater terimi karşıt özdek; symmetry, bakışım, antysmmetry ters bakışım, mono ton tekdüze, monopole tek ucay, bu tarzda yapılmış yüzlerce örneğin birleşik mi, ayrı mı yazılacağı konusun da da birlik yoktur. Bilindiği gibi kıymetli madenlerin adları Türkçedir. Sevindirici güzel bir durumdur. Demir, bakır, altın, gümüş Türkçedir. Bu madenlerin kimyadaki kısaltmaları ise Latincedir. Biz de kısaltmaların Latince sini kullanmaktayız. Buna çelişkili bir durum olarak ba kılabilir. Diğer yabancı metal, yarımetal, gaz durumunda bulunan elementlerin Türkçeleştirilmesi nasıl mümkün olacaktır? Bu bir sorudur. Bunların formülleri ne olacak tır? I I . Mahmut zamanında terimleri Batı dillerinden alı nan tıp ve eczacılık terimleri ne ölçüde Türkçeleştirile bilir. Bütün bunlar teknik dilin de dahil olduğu cevap bekleyen sorulardır. Sözümüzü bağlarken, Türk dili ilgili bilgilerin yetersizliği, gramer kurallarının dikkate alınma yışı, imlâ ve noktalamadaki eksiklikler, öteki alanlarda olduğu gibi, teknik alanda da sağlam bir dil kurmamızı engellemektedir. Bu görünüm karşısında belki teselli bulacağımız bir husus vardır. O da terim kavgasının ara yışının yalnız ülkemize has olmayışıdır. Kalkınmış ülke lerde de terimler tartışılmaktadır. Yeni yeni ortaya çıkan bilim dallarının yüzlerce terime ihtiyacı vardır. Ancak buna yetişmek isteyen bizler, ısılelektriksel soğurum, ışımısıl ışıldama gibi tutunma şansı olmayan terimler yapmamalıyız. Terimler doğru kurulması, az heceli olma sı, rahat söylenir olması, içinde yer alan benzeri seslerin tekrar edilmemesi gerekir. Türetmeler yapılırken, yapıla cak kelimeye gerektiğimde başka eklerin de eklenebile ceğini unutmamak ve bu bakımdan yapılacak kelimele rin elverişli olmasına dikkat etmek zorundayız. Türk dili nin kaynaklarına gidilmelidir. Türk dilinin mantığına göre türetmeler yapılmalıdır. Köklerin ve eklerin canlı olması şarttır. Terim karşıladığı kavramı çağrıştıracak nitelikte olmalıdır. Kısacası benzeri ilkeler doğrultusun da yapılacak terimlerde isabet olacaktır, öneriler ortaya atıp, tutulması için yıllarca beklemek, işi sürüncemede bırakmak, kargaşayı sürdürmek yerine, dilcilerimizi tek nik alanlarda çalışan bilim adamlarımızı biraraya getire rek kalıcı çözümler aramalıyız. Kimse ne Osmanlıcadan, ne de İngilizceden yanadır. Bu konuda Türk Dil Kurumu' na büyük görevler düşmektedir.
Teşekkür ederim Sayın Başkan.
ELEKTRİK MÜHENDİSLİĞİ —330/331