Elektrik Mühendisliği · Sayı 214 · Ekim 1974

PETROL SORUNU VE TÜRKİYE

M. Tanju Akad

Enerji politikası, piyasa ve özelleştirme Görüş ve değerlendirme

Yıl
1974
Sayfa
3
Okuma süresi
10 dk
Görüntülenme
0

Konu

Enerji politikası, piyasa ve özelleştirme

İlgili: Mevzuat ve hukuk, Bilim, teknoloji ve meslek tarihi

Anahtar kelimeler

  • Türkiye petrol tarihi
  • Turkish Petroleum Company
  • 6326 sayılı petrol kanunu
  • TPAO
  • emperyalizm
  • Musul-Kerkük

Özet

Yazı, Osmanlı döneminden Cumhuriyet'e uzanan süreçte Türkiye ve çevresindeki petrol kaynakları üzerindeki emperyalist rekabeti ve 6326 sayılı Petrol Kanunu'nun yabancı şirketler lehine işleyişini eleştirel bir bakışla ele almaktadır. Yazar, TPAO'nun kısıtlanmasını ve yabancı şirketlerin fiyatlandırma politikalarını Türkiye'nin ekonomik çıkarlarına aykırı bulmaktadır.

Tam metin

Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.

m. tarif u ahad

Türkiye'de işletilmeye elveriş li ilk petrol kuyusunun 1948 yılında bulunmasına karşın, çok daha eski tarihlerden beri ül kemiz çokuluslu şirketlerin ça lışma alanlarının içinde olmuş tur. Sorunu yine tarihsel geli şimine oturtabilmek için Osman lı İmparatorluğunun son dönem lerine kısaca da olsa bakmak gerekmektedir.

İmparatorluk sınırları içeri sinde bulunan Irak'ta işlenebi lir ve ticari değeri olan pet rol kaynaklarının varlığının ortaya çıkması ile Birinci Dün ya Savaşı öncesinin gergin dö nemlerinde Almanya ile İngilte re arasındaki rekabet bu alana da sıçramıştır. Bu konunun önem kazanmaya başladığı görülünce dengeci bir politika izlemeye çalışan Abdülhamit 1888 ve 1889 yıllarında yayımladığı ferman larla buraları kendi özel mül kiyetine dahil etmiştir. Bu ta rihten sonra verilen ruhsatlar ile bazı kişilerce yapılan ayrı petrol arama çalışmaları sonuç suz kalmıştır.

Bu yıllarda bir taraftan İngil tere ile Fransa, diğer taraf tan da Almanya Osmanlı İmpara torluğu üzerinde bir takım he saplara girişmişlerdir. Birinci grup Düyun u Umumiye'yi bir bas kı aracı olarak kullanmak ister ken, Almanya ise Manastır cun tasındaki kumanda kademeleri ara sında etkinliğini artırma yolla rı arıyordu. 0 sıralarda diğer büyük kapitalist ülkelerden da ha hızlı bir büyüme temposuna

Mehmet Tanju Akad, Tüm İktisat çılar Birliği üyesi. Bu yazı. Ulusal Kaynaklar Kony resi'nc (19 20 Eylül 1974) su nulan "Emperyalizmin Petrol Pu litikası ve Türkiye" adlı bil dirinin bir bölümüdür.

sahip olan Almanya'ya mevcut denge içinde elinde bulunan sö mürgeler ve pazarlar artık dar gelmeye başlıyordu. Doğu'yu bir genişleme alanı olarak seçtik ten sonra Uilhelm'in 1898 yılın daki İstanbul gezisi de bu ça balara güç kazandırmak amacını gütmekte idi. Aynı yıl Alman sermayesinin Türkiye'deki tem silcisi olan Deutsche Bank ile Istanbul Bağdat demiryolunu yapmakta olan Ot tornan Railvay Company of Anatolia'ya Osmanlı Devleti sınırları içerisinde her türlü madtn arama hakkı ve rildi. Bu arada İngilizler de çeşitli yollarla petrol arama ayrıcalıkları elde etmek için uğraşmışlar, fakat girişimleri 1908 hareketi ile yarıda kalmış tır. Daha önce 1904 yılında A nadolu Demiryolu Şirketine Bağ dat ve Musul'da petrol arama izni verildiği zaman, içerisin de petrol bulunan padişah ara zisinin iki yıl içinde şirkete devrini öngören bir anlaşma da yapılmıştı. Fakat 1908'den son ra padişah arazilerine el kon muş ve bunlar maliye bakanlığı na devredilmişti.

Bu arada Amerika Birleşik Dev letleri de bu bölgeye ilgi gös termeye başlamış ve ABD'nin Ha lep Konsolosluğu bölgeye ulaş tırma ve petrol yatırımları ya pılmasını teşvik etmişti. Büyük savaştan önce Ermeni sorununun ön plana çıkması ile bir gövde gösterisi yapmak üzere İstanbul'a gelen ABD donanmasının kuman danı Chester de bu raporla il gilenmiş ve bazı girişimlerde bulunmuştur. Bu kişi daha sonra New York ticaret odasının tem silcisi olarak ve ABD devleti nin desteği altında tekrar geri geldi ve bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşmaya göre Chester fir ması üç demiryolu ile bir liman

yapacaktı ve bu anlaşmanın en önemli maddelerinden biriyle demiryollarının her iki yanında kalan yirmişer kilometrelik a landa her türlü maden ve petrol arama izni ve işletme hakkı şirkete verilecekti. Bu anlaşma hükümet tarafından onaylanmış fakat araya giren savaşlar yü zünden mecliste onaylanamadığı için hem hukuki geçerlik kaza namamış, hem de uygulama alanına sokulmamıştır. Bu sıralarda dış güçlerin yanısıra bunlarla iş birliği halindeki çevreler de petrol ayrıcalığı almaya uğra şıyorlardı. Bu şirketlerin en önemlilerinden biri de Serkis Gülbenkyan aracılığı ile ayrı calık almaya çalışan Royal Dutch Shell idi.

Bu şekilde Birinci Dünya Sava

şından önceki durumu kısaca ö

zetlemek gerekirse Mezopotamya'

da ayrıcalık almak için uğraşan

gruplar; Alman Deutsche Bank,

İngiliz

Royal Dutch Shell

ve onun bir paravan şirketi o

lan Anglo Saxon Oil Co. ile A

merikan Chester grubu idi. Bu

grupların ilk üç tanesi Ameri

kalıları saf dışı etmek üzere

birleştiler ve Turkish Petroleum

Company adlı bir şirket kura

rak müdürlüğüne de Osmanlı hü

kümetinin güvenine sahip bir

kişiyi getirdiler. Bu şirketin

yarı sermayesi İngiliz, diğer

yarısı ise eşit olarak Alman ve

Hollandalılara aitti. Şirket ku

ruluşundan hemen sonra Osmanlı

toprakları üzerinde petrol işlet

me ayrıcalığını elde etti. Fa

kat şunu eklemeliyiz ki 1914

yılma kadar verilen tüm ayrı

calıklar araya savaşın girmesi

ile uygulama alanına sokulama

mıştı. Bu arada İngilizlerin

petrol ile çalışan ilk savaş

gemilerini denize indirmeleri

Irak petrollerinin önemini ar

tırmış ve savaştan sonra 1920

yılındaki San Retno Konferansın

da Turkish Petroleum Co.'daki

Alman payı Fransızlara veril

mişti.. Bu arada ABD de izlemek

te olduğu açıkkapı politikası

gereği —bu politikanın o dönem

deki uygulaması sömürgeleştiril

miş bölgelerde ABD sermayesine

eşit ticaret ve yatırım hakları

tanınması idi— ve savaştan

sonra elde ettiği avantajlı du

rum sayesinde bu bölgede kendi

sinin de petrol hakları olduğu

nu kabul ettirdi.

Bu koşullar altında Lozan Konfe ransına gelindiği zaman Türkiye karşısında en çetin sorun olarak Musul'u buldu. Kapitülasyonlar

konusunda bile direnmekten vaz geçen İngiltere, Musul ve Kerkük konusunda o kadar kesin bir ta vır almıştı ki, en acil sorunu barış yapmak olan Türkiye, so nunda bu bölgenin Irak ve dola yısıyla İngilizlere bırakılma sına razı olmak zorunda kaldı. Bu arada biraz geriye dönersek 1920 ve 1921 yıllarında, daha önce 1914'de Osmanlı Devletinden ayrıcalıklar almış bulunan Ches ter'in tekrar Türkiye'ye gele rek yeni rej imden ödünler ko parmaya çalıştığını görmekteyiz. Bu amaçla Ottoman American De velopment Co. adlı bir şirket kuruldu ve bu şirket, Fransa ve İngiltere'nin bütün olumsuz ça balarına karşın 10 Nisan 1923 tarihinde hükümetle bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşma mecliste 21'e karşı 185 oyla kabul olun du. Anlaşmayla Sivas Harput Er_ gani, Maden Diyarbakır Bitlis, Van Harput Yumurtalık demiryol ları ile bazı karayolları yapı lacaktı. Bu demiryollarından ikincisi Musul Kerkük Süleymani ye'ye kadar uzanacaktı. Demiryo lunun her iki yanında kalan a razide bulunan madenler ve pet rol yataklarının kullanım hakkı da bu şirkete verilecekti. Hü kümet vermiş olduğu bu ayrıca lıklara karşılık 300 milyon do lar tutarında bir kredi isteğin de bulunmuş, ancak ABD senato sunun olumsuz tutumu yüzünden bu anlaşma 1923 yılında feshe dilmiştir.

Cumhuriyetin ilanından sonra petrol konusunda yapılan ilk çalışma 1926 yılında çıkartılan 791 sayılı petrol kanunudur ki, bu kanuna göre Türkiye sınırla rı içindeki bütün madenlerin ve petrol yataklarının işletilmesi hakkı hükümete verilmekteydi. Kanun 1926 yılında kabul olundu fakat devletin petrol arama işi ni üzerine aldığı tarih 1933 yı lıdır. Bu yıl çıkartılmış bulu nan 2189 sayılı "Altın ve Pet rol Arama ve İşletme İdareleri Teşkilatına Dair Kanun" ile ay nı isimde bir örgüt kurulmuş, fakat verimli bir çalışmada bu lunamayan bu örgüt 1935 yılında kurulan Maden Tetkik Arama Ens titüsü bünyesine katılarak pet rol arama çalışmalarını sürdür müştür. Bu kuruluşun yaptığı çalışmalar sonucunda ilk kez 1948 yılında Raman'da işletil meye elverişli bir petrol kuyu su bulunmuştur.

Bu arada İkinci Dünya Savaşı öncesindeki yıllara ağırlığını veren devletçilik politikası

dönemine kısaca bakacak olursak bu dönemde yabancı petrol şir ketlerinin petrol üretimi ile olmasa bile dağıtım ve pazarla ma ile uğraştıklarını görmekte yiz. Şu var ki, genel olarak bu dönemde yabancı sermaye Türkiye' de yatırım yapmaktan kaçınmıştır. Bunda dünya konjonktürünün ol duğu kadar yabancı sermayenin devletçilik politikası ve milli leştirmelerden rahatsız olması nın da payı vardır. Gerçi mil lileştirmeler sınırlı ve karşı lıklı anlaşmalarla ödenerek ya pılmıştır, fakat ayrıcalıklı çalışmaya alışan yabancı serma ye yatırım yapmaya zaten yanaş mamıştır. Yabancıların Türkiye' de çalışmalarını kısıtlayan ka nundan ve işçilere çok sınırlı da olsa güvenlik getiren 1936 tarihli iş kanunundan da yakın mışlardır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ge lişmelere bakacak olursak Orta doğu bölgesinin emperyalizm a çısından taşıdığı stratejik ö nemin giderek artması olgusu i le karşılaşırız. Politik, aske ri ve ekonomik çıkarların bir leştiği bir kavşak olmaktan öte bu bölge petrolü batı için ha yati bir önem taşımaktadır.

Dünya petrol rezervlerinin % 15'ine sosyalist ülkelerin sahip olduğu ve diğer rezervle rin % 69'unun Ortadoğu ile Af rika'da olduğu düşünülürse gö rülür ki batı bu petrol kaynak larını kaybetmeyi göze alamaz. Bu çerçeve içerisinde Türkiye1 nin petrol kaynakları çok az olsa da bölgeye bir bütün ola rak bakan emperyalistler Türki ye, İran ve Yunanistan'a bu bölgedeki çıkarlarının bir gü vencesi olarak bakmışlardır. CENTO ve RCD'nin kurulması ve son yıllarda İran'ın büyük öl çüde silahlandırılması batı te kelci sermayesinin bu bölgedeki çıkarlarının başlıca güvencele ridir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası, ABD'nin Türkiye'ye Marshall planı ve askeri anlaşmalar ile geniş çapta girdiğini izlediği miz ortamda, 1952 yılında hükü met bir bildiri yayımlayarak petrol arayan şirketlerin mil lileştirileceğini açıkladı. Bu bildiriden sonra 8 yabancı pet rol şirketi jeolojik araştırma lar yapmaya başladı. Mayıs 1953' de ise yabancı petrol şirketle ri ile yakınlığı bilinen Ameri kalı Max W. Ball petrol kanunu nu hazırlamakla görevlendirildi.

Ocak 1954'de

Celal Bayar

Amerika'ya dış yardım almak üze

re gittiği zaman bu işi sağla

mak için petrol kanununun çıka

rılacağına söz verdi ve sonunda

o zamandan beri devamlı tartış

malara yol açmış bulunan meşhur

6326 sayılı kanun Mart 1954'de

kabul edildi. Bu kanuna göre

Türkiye 9 arama bölgesine ayrıl

dı. Bunlar, 1. Marmara, 2. An

kara, 3. Sivas, 4. Erzurum, 5.

Siirt, 6. Gaziantep, 7. Adana,

8. Antalya ve 9. Ege'dir. Bu böl

gelerin herbirinde hiçbir özel

ya da tüzel kişiliğe sekizden

fazla arama yetkisi verilemiye

ceği ve bir arama alanının da

50 000 hektardan fazla olamaya

cağı belirtildi. Arama ayrıca

lıklarının süresi 40 yıldır ve

hükümetin onayı ile 20 yıl daha

uzatılabilir. Şirketler kurumlar

vergisine tabidir ve kârın % 5 0 '

si vergi olarak devlete ödenir.

Ancak kâr hesapları ABD'nin

kendi ülkesindeki şirketlerine

verdiği haklara göre yapılır.

ABD'de petrol şirketlerinin

birçok risk primleri ve vergi

indirimlerinden yararlandığı ha

tırlanmalıdır.

Şimdi gerek bu kanun, gerekse genel olarak yabancı sermaye ve çokuluslu tekellerin petrol po litikaları açısından kaynakları mızın nasıl sömürüldüğünü göre lim.

1960'ların başına kadar TPAO' nun Türkiye'de diğer tüm şir ketlerin toplamından daha çok petrol ürettiğini görmekteyiz. Bu üretim üstelik TPAO'nun yu karda belirtilen 6326 sayılı ka nun tarafından kösteklenmesine karşın oldu. Bir devlet kurumu olan TPAO'nun milyonlarca lira harcadığı Siirt bölgesinde di ğer şirketlere 80 tane arama ruhsatı verildiği halde, TPAO' ya dokuzuncu bir ruhsat verile miyordu. Bu göstermektedir ki yabancı şirketler zaten Türki ye 'ye petrol aramak için gel miş değillerdir. Amaçları Tür kiye 'nin petrol bulunmuş ve iş letilmekte olan bölgelerinde birçok yeri kapatmak ve TPAO' nun petrol bulmasını engellemek tir. Böylece şirketler Türkiye1 ye her yıl yüzmilyonlarca lira lık petrolü yüksek fiyatlarla satacaklardır.

Fiyat sorununa gelince, bu konu üzerinde de kısaca durmakta ya rar var. Türkiye'de rafine et mek ve yine Türkiye'de satmak üzere yabancı petrol şirketle rinin, ithal ettikleri petrole

afişe fiyatlar uyguladıkları bilinmektedir. Rafineriler ku rulurken yapılan bir anlaşmaya göre, şirketler rafine edilmiş petrolü bize maliyeti ne olursa olsun Basra körfezi fiyatlarına göre vermektedirler. Onun için bu fiyatlar, genellikle aynı şirketlerin başka ülkelerde uy guladıkları fiyatların üzerinde olmaktadır ve bu da her yıl bü yük miktarlarda döviz kaybetme mize neden olmuştur.

Üzerinde durmamız gereken önem li bir nokta da yabancı serma yenin bilgi ve kaynak transfer ederek petrol sanayiimize kat kıda bulunduğu tezinin ne de rece geçerli olduğunun araştırıl masıdır. Çünkü bu tez, ayrıca lıklı yabancı sermaye yanlıları tarafından öne sürülmektedir. Oysa, yalnız şu bilgi bile bu tezi çürütmeye yeterlidir: 1968 yılına kadar Türkiye'de bütün yabancı şirketlerin 411 192 met relik sondajına karşı, TPAO 638 665 metrelik sondaj yapmış

tır. Bütün yabancı şirketlerin 1968 yılı sonuna kadar 6 265 373 ton petrol üretimine karşı, TPAO 7 718 572 ton üretimde bulun muştur. Bunlar üstelik büyük ölçüde kısıtlandırılmış ve kös teklenmiş olarak ayrıcalıklı yabancı şirketlere karşı elde edilmiş başarılardır. Ayrıca çokuluslu tekellerin sınırsız mali olanaklara da sahip olduğu unutulmamalıdır.

Bütün bunlar göstermektedir ki günümüz kapitalizminin egemen birimi olan çokuluslu petrol tekellerinin Türkiye'deki ça lışmaları ancak bunların dünya çapındaki stratejileri gözönüne alınırsa anlaşılabilir. Bu şir ketler için önemli olan, Türki ye'deki petrol sanayiinin ge liştirilmesi değil, dünya ça pındaki kârlarının azamileşti rilmesidir. Bunun için herhangi bir ülkedeki üretimden elde e decekleri ufak kârları, genel stratejileri içinde rahatlıkla feda edebilirler. Ayrıca dünya nın diğer yerlerinde ürettikle

ri petrolü tekelci fiyatlarla satarak daha fazla gelir elde edebilirler. Örneğin Mobil şir keti Türkiye'deki üretim çalış malarını azaltırken, günde 18000 varil petrol veren kuyuları ka patırken, TPAO bunun yüzde biri kadar verimli olan kuyuları bi le işletmekte ve yeni kuyular açamamaktadır. Yabancı güçlerin denetimi altında, işbirlikçi iktidarlar tarafından hazırla nan petrol kanunu aslında rast lantıyla alınmış bir yanlış ka rarlar silsilesi değildir. Em peryalizmin artan etkisinin do ğal bir sonucudur ve oldukça bilinçli olarak, çeşitli tar tışmalar sonunda kabul edilmiş tir.

Türkiye halkının kendi kaynak larına sahip çıkarak, bunları üretici güçlerini geliştirmek için kullanması da bir iyiniyet sonucu değil, emperyalizme ve onlarla bütünleşmiş yerli güç lere karşı verilecek uzun ve bilinçli bir mücadelenin ürünü olacaktır.

DUYURU

Sayıları 5000'e yaklaşan üyelerimiz arasında sık sık isim benzerliklerine rastlanmakta , bu yüzden yazışma ve iş lemlerde yanlışlıklar olmaktadır. Bunun önlenebilmesi i çin üyelerimizin her türlü yazışmalarında Oda sicil numa ralarını belirtmelerini rica ederiz.

YÖNETİM KURULU