Elektrik Mühendisliği · Sayı 379 · 1991 / 3
ODADAN HABERLER
Oda ve TMMOB örgütsel yaşamı Haber ve etkinlik
- Yıl
- 1991
- Sayfa
- 5
- Okuma süresi
- 20 dk
- Görüntülenme
- 0
Konu
İlgili: Sanayi, teknoloji politikası ve kalkınma, Haberleşme, telekomünikasyon ve yayıncılık
Anahtar kelimeler
- Kablolu TV
- PTT
- Uydu yayını
- EMO Bursa Şubesi
- Bilgisayar ve Haberleşme Sempozyumu
- Sanayi Kongresi
Özet
EMO'nun çeşitli şubelerinden haberler derlenmiş: İstanbul Şubesi'nin kablolu TV toplantısı, Ankara Şubesi'nin uydu yayın aktarıcı sistemi projesi, Bursa Şubesi'nin düzenlediği Bilgisayar ve Haberleşme Sempozyumu ile Aralık ayında yapılacak Sanayi Kongresi duyurusu yer almaktadır.
Tam metin
Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.
DA'DAN HABERLER
KABLOLU TV İÇİN 12BİNTV'NİN
DEĞİŞTİRİLMESİ GEREKİY OR
— Elektrik Mühendisleri Odası is tanbul Şubesi tarafından düzenlenen "Kablolu TV" ile ilgili ayrıntıların ele alındığı toplantı İTÜ Maçka tesisle rinde yapıldı.
PTT Genel Müdür Yardımcısı Osman Gözüm, Telsiz Genel Müdür Yar dımcısı Alev Erlevent, ESİD Temsil cisi Ahmet Akdora, Ulusal Video Genel Müdürü Dr. Emre Dağdeviren, İTÜ Elektrik Elektronik Fakültesi öğ retim Üyesi Osman Palamutçuoğlu, Elektronik Cihazlar imalatçıları Der neği Temsilcisi Uran Tiryakioğlu ve EMO İstanbul Şubesi Eski Başkanı Selçuk Esen'in katıldıkları toplantıda, konuşmacılar "Kablolu TV" uygula ması ile 12 Milyon TV alıcısının de ğiştirilmesi gerektiğini söylediler. Bu durumun kullanıcıya yaklaşık 12 tril yon liralık bir fatura çıkarılması anla mına geldiğini belirten konuşmacılar,
PTT'nin bu konudaki yaklaşımını da eleştirdiler.
EMO istanbul Şubesi Eski Başkanı Selçuk Esen konuşmasında, kablolu TV yayınlarının Türkiye gibi coğrafi engelleri olan bir ülkede zorunluluk olduğunu ancak, gerekli hazırlıklar yapılmadığı için kaynakların hovar daca kullanıldığını öne sürdü. Mevcut TV alıcılarında "S Bandı" bulunmadığı için kablolu yayınların izlenemeyece ğini, alıcılara frekans çeviriciler mon te edilmesi halinde ise 2.5 trilyon li ralık ayrı bir pazar yaratılacağını vur gulayan konuşmacılar, iki yıldır kab lolu TV yayınının gündemde olduğu nu ancak hiçbir TV üreticisinin tele vizyonlara "S Bandı" koymadığını sa vundular.
Toplantıda daha sonra eleştirileri yar nıtlayan PTT Genel Müdür Yardımcı
sı Osman Gözüm, kablolu TV yayın ları için gerekli olan personelin iyi eğitildiğini belirtti. Gözüm, "PTT 150 yıllık tarihi boyunca hiçbir hatalı atı lımda bulunmamıştır. Bu konu da iş şartnamesine göre hazırlanmış, hiç bir kimse ve kuruluştan telkin alın mamıştır. Bilgisiz olduğumuzu söyle yenler varsa herkesin önünde onlarla tartışırız" dedi.
Toplantıda söz alan Telsiz Genel Müdür Yardımcısı Alev Erlevent de "TV'nin alt yapısını bir doğal kaynak olarak gördüklerini, bunun doğru kul lanılması halinde tükenmeyeceğini, düzensiz kullanılması halinde yok olacağım" söyledi.
Elektronik Sanayicileri adına konu şan Tahir Ertüzün ise konuyla ilgili olarak teknik bilgiler verdi. İTÜ Öğre tim Üyesi Osman Palamutçuoğlu da, kablolu TV yayıncılığı ile ilgili olarak eleman ve hizmet konularında kaygı larının olduğunu belirtti.
EMO, BÜY ÜKŞEHİR BELEDİY ESİ İŞBİRLİĞİ:
ANKARA'Y A UY DU Y AY IN
Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin, başkentin tümüne yayın yapacak olan "uy du yayınları aktarıcı sistemi" nin (transmitting system) projelendirilmesi ve teknik şartnamesi Elektrik Mühendisleri Odası Ankara Şubesi tarafından ha zırlandı. En yüksek yayın standartlarına (CCIR FCC) uygun olarak tasarlanan sistem, istenildiğinde Teletex Stereo / Dual Sound Digital Saund gibi yüksek tek noloji yayın standartlarını da kapsayacak özelliklere sahip. Toplam 5x1 kw aktif güce sahip sistem ve Dikmen Çaldağı'na kurulacak olan çok yönlü bir tek antenle (omni directional antenna) birlikte Ankaralılar UHF bandından 5 kanal TV yayını daha izleme olanağına kavuşacaklar.
— TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası Bursa Şubesi tarafından dü zenlenen. 3. Bilgisayar ve Haberleş me Sempozyumu ve Fuarı 24 Nisan
28 Nisan 1991 tarihleri arasında Bursa Çelik Palas Otelinde yapıldı.
Uludağ Üniversitesi Elektronik Mü hendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Oktay'ın açılışını yaptığı sempozyu mun açılış konuşmasını ise Elektrik Mühendisleri Odası Bursa Şube Başkanı İsmail Zümbül yaptı.
organizasyon düzenlediklerini belir terek, bilgisayar ve haberleşme sis temlerinin bugünkü düzeyinin belir lenmesi, bilimsel ve teknolojik geliş melerin tartışılması, bilgisayar sektö rü ve haberleşme sanayiinin ülke ya rarı doğrultusunda gelişmesi için ya pılan çalışmaları kamuoyuna duyura rak, Oda olarak üzerlerine düşen gö revi yerine getirdiklerini söyledi. Zümbül ayrıca, üçüncüsü yapılan sempozyumun ileride uluslararası ni teliğe kavuşacağını da belirtti.
Teknoloji Tanıtımı
İsmail Zümbül, mesleki ve teknik et kinlikler çerçevesinde gelişen tekno lojinin tanıtımını ve uygulama örnek lerini göstermek amacıyla böyle bir
Tebliğler
Sempozyumun ilk gününde KTÜ'den Hasan Dinçer, Adnan Çora, Yıldız Üniversitesi'nden Filiz Güneş, Aktül Kavas, Mahruk Mahsudi, Netaş'dan
1991 SANAY İ KONGRESİ ARALIK AY INDA
Y APILACAK
Makina Mühendisleri Odası'nın TMMOB adına düzenlediği 1991 SANAYİ KONGRESİ Aralık ayın da Ankara'da gerçekleştirilecek. Bu yılkı kongrenin ana temasını, "bilim ve teknolojideki olağanüstü gelişmeler ve bu bağlamda ulusal ekonomiler ve uluslararası işbölü münde meydana gelen değişim ve dönüşümler çerçevesinde Türkiye Sanayii'nin genel durumunun saptanması oluşturacak. Kapsam ve Etkinlikler Yukarıdaki tema çerçevesinde, Türkiye Sanayii'nin genel duru
munun saptanabilmesi için, Kong re öncesinde sektörel incelemeler yapılması ve ortaya çıkan sonuç ların, sektör raporları biçiminde Kongre'ye taşınarak tartışılması ise Kongre etkinliğinin diğer bir bölümünü oluşturacak.
Bu bağlamda hazırlanacak Türki ye Elektronik Sanayii sektör irde lemesi için Makina Mühendisleri Odası, Elektrik Mühendisleri Oda sı ile işbirliği içinde oluşturduğu • Danışmanlar Kurulu ve Düzenle me Kurulu çalışmalarını yoğun olarak sürdürüyor
Murat Demirer. birer tebliğ sundular.
Sempozyumun ikinci ve üçüncü günlerinde tebliğ sunan konuşmacı lar ise şunlar: Ali Oktay, Ahmet Gül çubuk, Osman Akın (Uludağ Üniver sitesi), Cebrail Çiftlikti, Kenan Da nışman (Erciyes Üniversitesi) Rafet Koksal (TRT) Güngör Günalçın (TO FAŞ), Faruk Karaşanbaş, Halit Pas tacı, Bekir Karlık (Yıldız Üniversitesi), Sıtkı Aytaç, Ahmet Koltuksuz (Ege Üniversitesi), Sezgin Alsan (Marma ra üniversitesi) Refik Albayrak, Metin Yücel (Yıldız Üniversitesi),, Haluk Gümüşkaya (Uludağ Üniversitesi), Oya Kalıpsız (istanbul Üniversitesi), Mehmet Kavi (BİLMAR A.Ş.)
14 Firma Katıldı öte yandan 24 28 Nisan tarihleri arasında açık olan fuara 14 firma katıldı. Hergün 10.00 ile 19.00 arası ücretsiz olarak gezilen fuarda, bilgi sayar ve haberleşme alanındaki son gelişmeler uygulamalı olarak göste rildi. PTT Genel Müdürlüğü'nün de katıldığı fuara katılan firmalar ise şöyle: Adabim Bilgisayar Bilgisayar Magazin, Format Bilgisayar, İletişim Bilgisayar, istanbul Pazarlama, ME ES, Mikroofis Bilgisayar, Penta Bil gisayar, Rant Bilgisayar, Set Dona nım Yazılım, Sistem Telefon, Ükdm Bilgisayar ve Modül Bilgisayar.
Bu arada, Bursa III. Bilgisayar ve Haberleşme Sempozyumu'nda su nulan bildiriler Bursa Şubesi tarafın dan kitap haline getirilerekşubelerde ve EMO Merkezinde satışa sunul du.
56 379 ELEKTRİK MÜHENDİSLİĞİ
BİLİMİN ÖĞRETTİKLERİ, ÇAĞIMIZ İNSANINDA ŞİDDET VE SABIRSIZLIK
Geçtiğimiz günlerde Mülkiyeliler Birliği tarafından düzenlenen "Çarşamba Söyleşileri"nden birinin konuğu Ord. Prof. Dr. Cahit ARF'ü. Aşağıda Profjirfın söyleşide yapağı konuşmayı sunuyoruz.
Konuşmanın adına göre evvela bilim nedir sorusu akla geliyor. Bilim için be nim tanımım çok kısa, fakat zannediyo rum —tabii bu zan kişisel— doğru. O da şöyle: Bilim doğayı bütünüyle algılamak çabasıdır. Aslında bu çabadaki algılamak değil. Doğayı modelliyerek algılamak. Çünkü doğadaki olgu ve algı kalabahk hğı o kadar büyük ki, bunu bir insanın hatta ne kadar geniş olursa olsun insan gruplarının doğayı fiilen algılamaları za ten mümkün değil. Buna karşın bilim, onu modelleyerek algılamaya çalışır. Tabii bu çabanın başarısı ister istemez sınırlıdır. Fakat bu sınır her gün biraz daha öteye itilmektedir. Dolayısıyla bel ki bir gün bunun vakıa olacağı ümit edi lebilir, ama zannediyorum ki, bu ümit boşuna... Bununla beraber bu ümitle ya şıyoruz ve bunu her gün biraz daha ileri ye götüreceğiz, insanlık ister istemez bunu yapacak.
Doğayı bir model olarak algılayacağımı za göre, o zaman model oluşturmak ne demektir diye bir soruyla karşılaşırız. Model ilk başta olguların bir alfabesini seçmekle başlar. Tıpkı dillerin alfabesi olan o 27 harfin seçilmesi gibi. Yani 27 ses seçiliyor, ondan sonra onların bitişti rilmesiyle, gruplaştırılmasıyla yeni ses ler peyda ediliyor ve bunlar iletişimi sağladığı gibi, aynı zamanda da insanın kafasında bir takım kavranılan da oluş turuyor. Daha doğrusu kavramlar önce oluşuyor, sonradan seslere dönüştürülü yor ve dil oluyor. Doğa olaylarını da in sanlar böyle bir alfabe seçmek suretiyle algılayabileceğini zannediyor. Daha doğrusu başlangıçta bütün doğayı bütü nüyle algılamak hevesi yok, fakat işine yarayabilecek olguları kavrayabilmek için bir alfabe seçiyor. Bu alfabenin harfleri kavramlar. Ve kavramların kombinezonları ve yer yer birleştirilme siyle olgular tanımlanmış oluyor ve bu olgular da bizim belleğimizde doğanın, hiç değilse kısmi bir resmini oluşturuyor. Bilimde hedef, bu resmi her gün biraz daha genişletmek.Peki bu alfabenin ele manları ne biçim şeylerdir? Bu soruyu şöyle cevaplandırabilirim. Kavramlar aslında seçilmiş bazı olgulardır. Öyle ki, bu olguların birleştirilmesiyle geriye ka lan olgular oluşturulabilsin. Tıpkı harf lerin birleştirilmesiyle sözcüklerin oluş turulduğu gibi. Tıpkı yine yazılı dilin oluştuğu gibi, bu kavramların da birleş tirilmesi bir takım kurallara bağlı oluyor. Ve bağlı olmasını da istiyoruz, çünkü
ancak bu şekilde modelliyebiliriz. Bu kavramlar neden sonuç bağlantıları ile bağlı olmalı. Yani bir kavram, başka bir kavrama, yeni bir olguya neden olmuş oluyor. Dolayısıyla o olgunun element leri bir çeşit olguyu sonuçlandırmış olu yor. Kavramlar da seçilmiş olgular oldu ğu için, onlar da aralarında uyuşum şek linde bağlantılı oluyorlar veya zıt şekilde bağımlı olabiliyorlar. Bir kavram bir di ğer kavramla bağdaşamayabiliyor, onla ra zıt kavramlar diyoruz. Buna mukabil bir kavram başka bur kavramla bağdaşıp bazı yeni olgular oluşturuyor, onlara da uyumlu kavramlar diyoruz.
Bilimin oluşmasında ilk adım bu şekilde örgütlenmiş bir kavram takımı oluştur mak oluyor. Ve böylece kavramların teşkil ettiği küme, neden sonuç, uyu şum uyuşmazlık gibi bağıntılarla örgüt lenmiş bir küme teşkil ediyor. Bu arada bu kavramların örgütlenmeleri yeni kav ramlar yaratmaya yol açıyor. Şöyle ki, bir takım kavramları birleştirdiğiniz za man, meydana çıkan olgu, bazen o bir leştirilmiş kavramların ihtiva etmediği vasıfları da ihtiva ediyor. O zaman diyo ruz ki, bu eski kavram, kümemizde ol mayan bir şey. O zaman yeni bir kavram oluşturmuş oluyoruz ve bu yeni kavramı doğrudan doğruya algılamıyoruz, fakat neden sonuç, uyuşum uyuşmazlık mü nasebetlerini takip ederek, böyle bir kavramın olması gerektiği kanaatine va rıyoruz. Bu şekilde yeni bir olguyu keş fetmiş oluyoruz. Olguyu algılıyoruz, ama o kavramı algılamamış oluyoruz. Mesela elektrik yükünün bu şekilde far kına varılmış. BUimde ilk adım bu.
ikinci adım, bu şekilde oluşturulan kay
ram kümesinden alt kümeler seçiyoruz ve bu alt kümelerin ne gibi vasıflan ola cağını dedüksiyon yoluyla hesaplıyoruz, demin söylediğim bağıntıları kullanarak. Bunu insanlar hep yapıyorlar. Hatta çok ilkel insanlar bile yapıyor. Mesela bir bebek doğarken cıyak cıyak bağırıyor ve böylece ilk kavramını oluşturmuş olu yor. Havayla temas ediyor, ciğerleri ya nıyor, bu onda bir acı yaratıyor. O acı bir kavram oluşturuyor. Ciğerin yanması kavramı. Fakat bu sonuçsuz bir nesne, çünkü bebek havanın ciğerlerine girdiği' ni falan bilmiyor. Fakat arkasından ikin ci bir kavram oluşturuyor. Şöyle ki, ana sının rahminden uzaklaşan bebeğin bir organizma olarak tabii bur dengesi var, o tabii dengeye göre büyümesi ve iç or ganlarının ısınması lazım. Anasının rah mindeyken bu ısınma ve büyüme malze mesi annesinin organizması tarafından ona veriliyordu. O zaman bebek ikinci bir acı kaynağı ile karşılaşıyor ve yine bağırıyor. Ama bu sefer bağırmasını an nesinin memesi karşılıyor. Bu olay bir iki defa tekerrür ettikten sonra annesini gördüğü zaman bebek seviniyor. Çünkü ana ye süt münasebetini belleğinde tesbit etmiş oluyor. Hakikaten bir kavram çifti oluşturmuş oluyor.
Bu kavram çifti oluşturma olayı daha ileri safhalarda muhtelif şekillerde olu şuyor devamlı. Yani başka bir deyişle insanın ilk başta, bu kavram çifti oluş turma eğilimindeki motivasyon kendi organizmasının bir takım etkileşmeler dolayısıyla acı veya mutluluk vermesi şeklinde tecelli ediyor ve her defasında bundan yeni bir kavram yaratıyor. Me sela üşümek..Üşüyor, birisi örttüğü za
? ?a _ Cl CkTOltf M —
man ısınıyor ve o acı kayboluyor. Bu şe kilde üşüme ve örtünme çifti oluşmuş oluyor. Bu hadise daha kompleks bir şe kilde mütemadiyen tekerrür ediyor.
Başlangıçta insanlarda bu organize edil miş kavram oluşturma işlevi ve moti vasyonu sadece kendi dengesinin bozul ması veya dengesinin yeniden düzenlen mesinden kaynaklanıyor. Bu henüz bilim değil. Fakat bu şekildeki kavramlar oluşturma sonucunda bir müddet sonra insan bir nevi teknik elde ediyor. Mesela örtünme tekniği. Başlangıçta muhtemel olarak örtü avladığı hayvanların derile riyle oluyordu. Fakat daha sonra başka tekniklerde oluşturuyor, pamuk gibi bit kilerin liflerini alıyor, buruyor, iplik ya pıyor ve dokuyor. Böylece daha ileri bir teknikle yine örtünme ihtiyacını karşılı yor. Kavram oluşturma sonucunda bir nevi teknik peyda oluyor.
Tekniğin tasarlanmasına teknoloji diyo ruz. Tekniğin fiilen realizesine de teknik diyoruz. Pamuktan örtü yapmak bir ta sarıma muhtaç. Kavram oluşturma orga nizmanın bir ihtiyacı, fakat sadece bu bile bir bilim oluşturmuş olmuyor. Bir teknoloji oluşturmuş oluyor.
Bununla birlikte bilimde motivasyon esas itibarıyla bu değil. Bilimde moti vasyon daha ziyade estetik. Şöyle ki, bu şekilde teknoloji oluşturmak suretiyle kavram hazinesini zenginleştiren insan, teknoloji oluştururken alışmış olduğu o kavran.lap kombine etmek alışkanlığıy la bunlan hiç teknik bir hedef düşünme den önce bunlarla oynuyor. Bir de bakı yor ki, gayet acaip sonuçlar elde ediyor. Sırf modelleme suretiyle, ilk rnodelleme bu şekilde başlıyor. Fakat biraz daha kavramlar kalabalıklaştığı zaman bu ye ni olgular oluşturma daha kompleks hale geliyor. Önce belleğinde olgular oluş turma eğilimi daha kompleks hale geli yor ve oluşturulan olgular o kadar kala balık oluyor ki, o insan bu sefer bu işten sınırsızlığa yaklaşıyorum fikri ile, dolu oluyor. Yani artık bu işi yaparken bir gereksinimi karşılamak için değil de sırf bu estetik diyebileceğimiz büyüklüğe erişmek için bu işi yapmaya başlıyor.
Şunu da hatırlatayım ki, insanlar bu do ğayı tümüyle algılamak hevesini bu şe kilde peydahlamış oluyor. Bunu pey dahladığı zaman da şunu görüyor: Ben zerlerinin öldüğünü gördüğü için, ölü mü, dengenin en kötü bozuluşu olarak ölümü görüyor ve o yüzden de ölümden çok korkuyor. Korktuğu ölçüde de ölümden kurtulmayı tahayyül ettiği za man bundan ferahlık, mutluluk duyuyor. Ama sadece tahayyül ettiği zaman. O yüzden bilindiği gibi geçmişte ölümsüz lük iksiri aramak falan gibi bir takım hi kayeler olmuş. Bunlar hep bu etkiyle. Ve insan kavramlar kalabalıklaşıp da hiç beklemediği özelliklerle karşılaştığı öl çüde bundan büyük bir haz duyuyor ve bilim işte o zaman, başlıyor. Yani sınır
sızlığa yaklaşıyorum duygusu ile.
Benzeri duyguyla sanatta da karşılaşılı yor. Sanatta insan bu duyguyu böyle kavram kombinezonuyla elde etmiyor, doğayı bir çeşit kopye ederek, yahut bi linçsiz bir şekilde bu kavramları kombi ne ederek yapıyor. Bilim adamı bunu bi linçli bir şekilde bilerek, hesaplayarak yapıyor. Sanatçı bunu sadece duyguyla yapıyor. Bundan da büyük haz duyuyor. Buna en iyi örnek olarak Beethoven'in senfonilerini gösterebilirim. O melodile ri her duyuşumda bana bir sonsuzluk hissi gelir. Bu sonsuzluk, sınırsızlık duygusunu aramanın kaynağı zannedi yorum, ölümsüzlüğe hiç değüse hayalen erişmek oluyor.
Bununla beraber gide gide zenginleşen bu kavram hazinesi, yeni kavramlar oluşturma işini gittikçe güçleştiriyor. Çünkü bir algı sistemi içerisinde evvelce oluşmuş kavramların ve onların neden olabileceği yeni kavramları bulup çıkar mak, bu kavram takımı kalabalık olduğu için gittikçe zorlaşıyor. Ve bu zorlaşma insan organizmasında bir çeşit yıpranma yıpranma yaratıyor. Ve bu yorulma, yıp ranma yüzünden hepimizin bildiğimiz düşünme tembelliği doğuyor. Yani dü şünme yorgunluğu bir vakıa olarak orta ya çıkıyor. Bu nedenle de insanların en canla başla kavram hazinesini büyütme ye ve bundan estetik anlamda haz duy maya en heveslileri bile artık tahammül edemiyorlar. Ve tahammül edemedikleri için de doğayı bütünüyle algılama hede finden vazgeçiyorlar demiyeyim, ama bu hedefe varamayacaklarını anlıyorlar ve bu da onları mutsuz ediyor tabii.
O zaman şu soruyla karşılaşıyoruz: Peki ama insanlar yine de uğraşıyorlar ve yine yaşıyorlar. Nasıl oluyor bu?
Bunun için iki çeşit çare düşünülmüş. Birisi kestirme yoldan bu işi hallediyor, öbürü daha temkinli bir şekilde olayı gözden geçiriyor.
Kestirme yoldan gidenler din yaratıcıla rı. Din ne yapıyor? Bir takım ilahlar, tanrılar tasarlıyor ve her şeyin ilk ve son sebebinin tanrılar olduğu fikrini benim siyor. Bu ilk ve daha sonraki toplumlarda devamlı bu şekilde oluşmuş. Ve en son merhale olarak da tanrılar bir tek tanrıya indirilmiş. Fakat hepsinde müşterek olan şey, tanrının istekleri ve gazabı, yani adeta bir insan gibi davrandığı fikri ha kim. Tann emrediyor ve tanrı aynı za manda cezalandırıyor. Memnun oluyor, mükafatlandırıyor. O zaman tanrıya ve rilen bu vasıflar tamamen insanı vasıflar. Bu şekilde demin söylediğim problemin çözümü gayet basit olmuş oluyor. Tanrı nın emirlerine uyarsın, yakarırsın ve mutlu olursun. Dinler olayı bu şekilde çözmüş, fakat hedefin insan ızdıraplarını azaltmak olmasına karşın, dinler din harplerini doğurmuş. Sen şöyle bir tanrı ya inanıyorsun, ben böyle bir tanrıya, gel kafam keseyim... Dinler böyle hadiseler doğurmuş. Bekleneni verememiş.
Geriye ikinci yöntem kflıyor. Bilimin matematikselleşmesi.
Önce matematik nedir onu hatırlatayım. Matematik, bir çok kimselerin zannettiği gibi sayıyla, geometrik şekillerle oyna maktan ibaret bir şey değil. Aslında ma tematik şöyle bir yapı: Aksiyom denilen bir takım yapısal kurallar, bu aksiyom larla teçhiz edilmiş —belleğimizde ta bii— sembollerden oluşan bir küme. Bu semboller aksiyomlarla bir çeşit örgüt halinde. Şunu da teslim etmek lazım: aksiyomların da membağı sayılar ve ge ometrik şekiller esas itibariyle. Fakat bu belleğimizdeki bir sembol organizasyo nu. Bu sembollerin bellekte oluşturduğu bir yapı var. Reel olarak yok, ama bel lekte oluşmuş oluyor. Ve ayrıca da bu semboller endüksiyon fikri de yine sayı lardan alınmış. Şöyle ki, sıralanmış bir kümenin bir parçasuun bir özelliği eğer bir sonraya geçildiği zaman korunuyor sa, o vasıf bütün alt kümeler için geçer lidir. Buna endüksiyon diyoruz. Yahut da Türkçede tümevarım diyoruz. Bu semboller bu temevarımla da teçhiz edilmiş oluyor ve matematikçinin işi, bu sembollerden oluşan yapının strüktürünü incelemek ve hangi kombinezonlar han gi sonuçlan oluşturur (aksiyomlar çerçe vesi içinde), bunları tesbit etmek. O ka dar da kolay bir iş değil. Fakat yapılı yor.
Bu şekilde matematik oluşturulduktan sonra şöyle bir şey yapılıyor: İnsan var lıkları iki sınıfa ayrılıyor ilk evvela. Canlı varlıklar ve cansız varlıklar. Canlı varlıklarla ilgili kavramların oluşturduğu yapıları bir taraftan ele alabiliyor, bir ta raftan da cansız varlıkları. Cansız var lıkların yapıları çok daha kolay kavrana biliyor. Bunu inceleyen bilim dalına fi zik, kimya gibi adlar veriyoruz. Canlı varlıkların yapısını inceleyen bilim dala rına da biyoloji ve daha ileride sosyal bilimler diyoruz.
Bu şekilde iki sınıfa ayrılmış bilimler den, cansız varlıkların yapısını onlardan oluşan doğa parçasını inceleyen bilim olarak fizik ve bir dereceye kadar da kimya, sonra da bunların tatbikatı anla mında olan başka bilimler mesela jeofi zik vs. geliyor. Fizik bu bilimlerden en tipiği. Fizik cansız varlıkların karşılıklı etkileşmelerini kesin olarak tesbit edebi liyor. Bu etkileşmelerde determinizm prensibi denen bir prensip geçerli oluyor: A, B'yi muhakkak sonuçlar, B C'yi mu hakkak sonuçlar şeklinde. Bu neden so nuç ilişkileri cansız varlıkların etkileşi minde geçerli oluyor. Bunu tesbit ettik ten sonra şunu söyleyebiliriz: Cansız maddelerin etkileşimindeki yapı mate matik sembollerle tesbit edilebiliyor. Şöyle ki, her fizik olaya bir sembol te kabül ettirebiliyoruz, ondan sonra bu semboller arasındaki matematiksel diye bileceğimiz, yani o aksiyomlardan kay naklanan münasebetler, fizik münase betlerine tamı tamına tekabül ettirilebili yor. Kavram bağıntılarını sembollerle
379 ELEKTRİK
... .
, . ı n , ıAı
ifade edebilmemizin sonucu olarak fizik olaylarında çok uzun zincirler yapabili yoruz. Çünkü artık bellek düşünmüyor, belleğin düşünme zorunda olduğu kı sımları bu sembollerin kendileri, evvelce matematikte tesbit edilmiş kurallara göre kendiliğinden yapıyor. Ve o yüzden de çok daha uzun zincirler yapmak imkanı hasıl oluyor. Böylece de iç organizma mızın yorulması bir dereceye kadar ön lenmiş oluyor. Bu sayede bugün fizik, bir çeşit harikalar yaratmış durumda. Aya da gidiyor, uçuyor, hesap bile yap tırabiliyor. Bu olay insanda, o doğayı tü müyle algılama ümidini yeniden canlan dırmış oluyor.
Fakat cansız maddeler arasındaki etki leşmelerde yapılan iş hep determinist. Yani A muhakkak B'yi doğurur. B mu hakkak C'yi doğurur şeklinde. Yani ba zen doğurur, bazen doğurmaz diye bir şey yok. Nedeni bir bakıma şu: Canlıyı şöyle tarif edebiliriz: Kendisi için muay yen bir periyotta canlı olgu yok olur. İn sanın, hayvanın, nebatın ölümü gibi... Buna mukabil cansız olgularda doğal ölüm yok. Ûlüm ancak bir kaza sonucu olabiliyor. Cansız maddenin kendiliğin den ölmesi söz konusu değil. Determi nizmin geçerli olmasının temel nedeni budur zannediyorum.
Fakat, bu harikalar yaratan fiziğin mate matikselleşmesi, içinde bulunduğumuz yüzyıl içinde bir nevi darbe yedi. Şöyle ki bazı fiziksel olayların determinist ol madığı müşahade edildi. Hem teorik olarak, hem modelleşmiş olarak hem de fiilen yapılan algılarla, içinde bulundu ğumuz yüzyılın yirmili yıllarında kuan tum mekaniği denilen yeni bir branş or taya çıktı. Ancak burada yapılan iş, ele alınan nesne bizim doğrudan doğruya algıladığımız olaylar değil. Dolaylı ola rak algıladığımız olaylar. Şöyle ki, atomları göremiyoruz, elektronları göre miyoruz. Bunlar hepsi dolaylı olarak oluşturulmuş kavramlar. Mesela atomla rın mevcudiyeti kimyasal reaksiyonların ancak sabit oranlarla oluşması hadisesi. Lavvazye tarafından ilk defa müşahade edilen bu hadise. Bu yüzden o parçacık lar doğrudan doğruya algıladığımız nes neler değil. Fakat kuantum mekaniği bu çeşit olgular için bir teori geliştirdi. Bu teori münasebetleri kesinkes belirtecek yerde, olasılık şeklinde belirtir. Ama matematik de olasılık şeklindeki müna sebetlere şu sırada hazır. Çünkü mate matik olasılıklar hesabı diye bir hesap geliştirmiş ve dolayısıyla da bunu da modelliyebiliyor yine sembolleriyle. Modelliyebiliyor ama modeli olasılık esasına dayandığı için kesinkes cevaplar veremiyor. Fakat bu da bir bakıma do ğayı tümüyle görmek bakımından bir çeşit adım olarak telakki edilebilir. An cak bu kuantum mekaniği henüz büyük sayıda küçük parçacağın, mikro olayla rım, temsil eden sembol takımlarını ma tematik henüz hesapbyamıyor, bulamı yor. Bulabildiği küçük sayıda parçacık
ların oluşturduğu kümelerin sembollerle gösterilmesi, bunların etkileşmelerini ta yin edebiliyor. Fakat çok sayıda parçacık söz konusu olduğu zaman bu yeterli de ğil
Burada şu olayla karşılaşıyoruz. Bir ta rafta madde ve dolayısıyla biz çok büyük sayıda milyarlar, trilyonlarca sayıda par çacığın bir araya gelmesinden oluşmuş nesneleriz diyoruz ve bunlardan cansız olanlar arasında determinist bağlantılar var, buna mukabil benimle komşum ara sında böyle bir münasebet yok. Münase bet belirsizliklerle dolu. Bu neden olu yor?
Nedeni şu : Cansız maddeyi oluşturan parçacıkların aralarındaki enteraksiyon incelemiyor, o enteraksiyon yok fiilen yokmuş gibi algılıyoruz, dolayısıyla bu madde o parçacıkların vasıflarının yığıl masından ibaret oluyor. Dolayısıyla da insan bu maddenin vasıflarını o küçük parçacıkların vasıflarından istatistik yo luyla çıkarabiliyor. Ve determinist mü nasebetler bu istatistiklerden, ortalama lardan doğuyor. Onlar belirli ortalama lar.
Buna mukabil canlı madde öyle değil. Canlı madde benzer bir çok parçacıkların biraraya gelmesinden oluşmuyor. Canlı madde aslında belki de bir tek tohumdan oluşuyor ve bu tohum zaman içinde bü yüyor kendi yasalarına göre ve>o büyü yen varlık o tohumun vasıflarını taşıyor. Dolayısıyla bugün canlı madde, adeta bir tek iş gibi, yahut da küçük sayıda parça cıkmış gibi davranıyor. Buna mukabil cansız maddede böyle bir şey yok. Bu yüzden de biyoloji henüz matematiksel leşemiyor. Halbuki o da insanlığa çok lazım. Canlı varlığın modeli insan top lumlarını modelleştirmek için de lazım, insan toplumları bu canlı maddelerden oluşan toplumlar. Eğer insanların davra nıştan determinist değilse, o zaman bun ların etkileşimleri de determinist olma yacak ve insan toplumlarını adeta bir kuantum mekaniği gibi ele almamız ge rekecek. Bu henüz daha kavranabilen bir durum değil. Matematik de buna bugün için hazır değil. Çok sayılı parçacıktı sistemleri derli toplu bir biçimde tasvir edemiyor, istatistik ortalamalarla tasvir etme hariç.
Fakat bu son senelerde matematikçiler arasında bu konularla ilgilenenler çoğal dı. Ve günün birinde matematikçilerin bu çok cisim problemi dediği problem, bir çeşit tatmin edici çözüme kavuşabilir. O zaman, biyolojik olayları da kuantum fiziği gibi modellemek kabil olacak ve onun arkasından da toplumları modelle me kabil olacak. Ve bugün toplumlarda görülen kargaşalar da belki de bu sayede kaybolacaktır. Bunu ümit edelim.
Şimdi son olarak konuşmamın başlığın da yer alan sabırsızlık ve şiddet konusu na geliyorum.
Toplumlarda insanların ilk motivasyon ları daha önce söylediğim gibi ihtiyaçla
rını tatmin etmek. Ve bu şekilde de mut lulaşmak. Bu yüzden de benim elimde güzel semiz bir tavuk varsa ve onu da yiyeceksem, Haluk Bey de yanımdaysa, onun da aynı ihtiyacı varsa, ben ya bu tavuğu paylaşırım ya da kendim yerim. O zaman Haluk bey benim kafama değ nekle vurur ve o tavuğu almaya kalkışır. Bu fiilen vaki. Toplumlarda hırsızlıklar, haydutluklar hep bu nedenle oluşuyor. Günün birinde biz bunun modelini ya pacağız ve nasıl bir tertiple bu dengesiz liğin önüne geçileceğini inşallah bulaca ğız.
Bununla beraber bugün için bir şeyler yapmak mecburiyeti var. Kanımca bu deminki misale dönersek, bir taraftan Haluk beyin tavuğu şiddetle istemesine diğer taraftan bu ne kötü adam tavuğu benimle paylaşmıyor diye öfkelenmesi ne bağlı. Şiddet olayı hiddetin bir sonu cu. Hiddet ise bir nevi sabırsızlık. Bilim adamları umumiyetle kavramlarını, mo dellerini yaratırken büyük bir sabırla her şeyi unutarak dikkatlerini o konuya tek sif ederler ve o yapıyı anlamaya çakşır lar. Bunu yaparken de çok sabırlıdırlar. Şimdi bir tavsiye. İnsanlarımızı mümkün mertebe bilimle teçhiz etmek, herkesin az çok bilim yapmaya teşvik edilmesi ve bu bilim yapma biüm adamı dediğimiz kişide estetik bir motivasyona dayanı yormuş, ötekisinde bir ihtiyaç motivas yonuna dayanıyormuş... Zararı yok. Hangi motivasyona dayanırsa dayansın, teknolojik davranışı teşvik edelim. Çün kü herkesten o estetik sabır beklenemez. Fakat herkesten o teknolojik sabır bek lenebilir. Yeter ki, bunu yeni yetişen gençlerimize aşılayalım.
Onun için genç insanlara şimdi anlattı ğım anlamda bilimsel davranışı mümkün mertebe aşılamaya, alıştırmaya çalışa lım, ö t e taraftan nasıl olsa toplumlarda şiddetle, hiddetle hareket eden insanlar oluşacak, bunları cezalandırmak yerine, hasta olarak tedavi etmeye çalışmalıyız. Çünkü cezalandırmak tam tersim yapı yor. Hasta olan kişi cezalandırıldığı za man, kendisini cezalandıran çevresine daha fazla hiddetleniyor, hınç duyuyor. Onun için suçluyu cezalandırmak yerine, suçluyu tedavi etmeye çalışmak lazım. Hiddetlenmek, sabırsızlanmak zannedi yorum bir nevi hastalıktır. Bu hastalıktan kurtarmak gerek... Nasıl delileri hasta haneye gönderiyoruz, bu zavallıları da aynı şekilde hastahaneye göndermeliyiz.
Fakat yeni nesillerimizi mümkün merte be düşünmeye yöneltmeli ve kavramlar ye münasebetlerinin bilincine varmaları için teşvik etmek lazım zannediyorum. Buna alışan kişi ister istemez sabırlı olur. Çünkü sonucu almanın tek güvenli yo lunun bu olduğunu bilir. Kafasına vura rak komşunun elinden tavuğunu almak kabil, ama bu riskli bir şey, o önce dav ranırsa benim kafam gider. Halbuki sa bırla bu çatışmaları yenmek belki kabil olur.